<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521</id><updated>2012-02-16T19:24:59.487+02:00</updated><category term='Şiir'/><category term='bu ne la'/><category term='Şarkı'/><category term='Diğer'/><category term='Öykü'/><category term='Roman'/><category term='Zardanadam'/><category term='Resim'/><title type='text'>Nazarlıklar Müdürlüğü</title><subtitle type='html'>Ve yine dışarıdaydım. Güneş hâlâ tatlı tatlı gülümsüyordu. Üst geçidin altında, yolun ortasında zenci bir adam elinde eski bir gitarla şarkı söylüyordu. Herifin kafa dumanlıydı ama şarkısı iyiydi. Yanında da Beşiktaş’ın şarapçılarından biri duruyordu.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>143</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3366986938348423289</id><published>2011-10-16T23:48:00.006+03:00</published><updated>2011-10-17T00:12:15.438+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Bu İstasyonda İniyorum</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-h8G6nmF0WDk/TptIk150NvI/AAAAAAAAAXU/3WqiWV2nc3M/s1600/woman-in-train-car.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 331px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-h8G6nmF0WDk/TptIk150NvI/AAAAAAAAAXU/3WqiWV2nc3M/s400/woman-in-train-car.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664200754130597618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;Mesela bugün, hiç bilmediğim, daha önce hiç inmediğim bir istasyonda insem. Hapishanenin yanı başındaki istasyonda... Herkesin gözleri üzerimde olsa. Daha gördükleri anda âşık olsalar bana. Makasçı, biletçi, su satan çocuk, simitçi genç, ayakkabı boyacısı... Hastaneye sevk edilen mahkûmların gözleri üzerimde gezinirken öylesine dolaşsam istasyonda. &lt;i&gt;Fonda piyano; hafif, insana umut aşılayan, sakin bir ezgi...&lt;/i&gt; Bir şubat öğleden sonrası olsa, tatlı bir kış güneşi vursa yüzüme. İstasyon müdürü odasından çıkıp yanıma gelse. “Nasıl yardımcı olabilirim?” dese. Ben ilgilenmesem onunla, tüm sevgimi simitçi gence, ya da ne bileyim, daha az ilgi çekecek birine, örnekse ayakkabı boyacısına yöneltsem. Âdetimmişçesine çizmelerimi boyatmaya kalksam. Adam heyecandan ne yapacağını şaşırsa, eli ayağı birbirine dolansa.&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Ya da, tersine, ilgilenmese benimle. Evet, böylesi daha çok hoşuma giderdi, trende içime düşen sırnaşık tiplerin tersine, beni terslese. Ayakkabılarımı boyamayı reddetse. Beni üzmekten çekinmese. Takımlarını alıp, kendince bir sebeple (beni ölen karısına, terk eden nişanlısına, ya da kavgalı olduğu kız kardeşine benzetmiş olsa...) çekip gitse. Mesaisini gün ortasında tatil etse. Ben de arkasından bakakalsam... &lt;i&gt;Müzikte bir hareketlenme, karamsar bir akor belki...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Hiç çekilmemiş bir filmde yaşıyorum ben. Bana Sızy diyorlar. Ama ismim Sızy değil. Vaktimin dörtte üçünü pusetli vagonlarda geçirdiğime bakmayın, trenle yolculuk etmeyi sevmem aslında. Yolculuklardan sonra yorgun olurum. Sekiz kişi bir kompartımana doluşmak, hiç tanımadığınız, muhtemelen hayatınız boyunca bir daha hiç görmeyeceğiniz beyefendilerle sohbet etmek, nezaket sınırları dışına taşmadan bir mesafeyi korumak, kırıcı olmadan ikramları, teklifleri geri çevirmek zorunda olmak kolay değildir, yorar insanı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Aynı anda birden fazla insanın ilgisini çekmek hoşuma gidiyor. İki, üç ya da beş erkeğin birden bana âşık olması beni rahatsız etmiyor. Çoğu zaman kendimi erkeklerin kalbini kazanmak için küçük numaralar yaparken yakalıyorum. Onlara yıllardır hayal ettikleri, ama hiçbir zaman gerçekleşmeyeceklerinden korktukları büyülü dakikaları hediye ediyor, onları yepyeni hayallere sürüklüyorum. Yanlış anlamayın sakın, utangaç bir bakış ya da dilimin dolaştığı bir çift sözle sadece. Onlara bir gün bir kadının onlardan hoşlanabileceğini, böyle bir ihtimalin hâlâ var olduğunu hatırlatıyorum. Onlar da bu ihtimale delicesine sarılıyorlar. Adeta kör oluyorlar. İnanmak, ne olursa olsun inanmak istiyorlar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Sevilmeyi seviyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Kim sevmez ki? Yemek, içmek, gezmek, yeni yerler, yeni insanlar görmek, kabul ediyorum, güzel şeyler. Para, güç, itibar, makam, şöhret... &lt;i&gt;Burada piyanoya orkestra eşlik ediyor, gergin bir hava var.&lt;/i&gt; İnsanlar, hayatlarının nihai amaçlarını genelde bu kavramlarla tanımlamaya çalışıyorlar. Bana saçma geliyor. Bence insan eninde sonunda sevilmek ister. Diğer her şey, ancak bu amaca ulaşmak için faydalanılabilecek araçlar olabilir.&lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;İnsanlar bana âşık olsunlar, onların rüyalarını süsleyeyim, geceleri yataklarında bana sarıldıklarını hayal ederek yastıklarına sarılsınlar istiyorum. Belki de kimsenin kalbini kırmak istememem bu yüzden. Bire bir kaldığımda, hele hele başka kimsenin göremeyeceğinden emin olduğumda, öyle tatlılıklar, öyle şirinlikler yapıyorum ki bir şekilde, önünde sonunda, gönüllerine düşüyorum. Beni akıllarından çıkaramıyorlar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Sonradan (ne kadar mümkünse artık) çok iyi arkadaş olduğum bir âşığım bana, benim hayatında gördüğü en acımasız insan olduğumu söylemişti. Ancak başkalarına acı vermekten zevk alan biri insanlara benim gibi davranabilirmiş. &lt;i&gt;Davullar ön planda artık, bir fırtına kopmak üzere...&lt;/i&gt; Beni anlamıyorlar. Sanki, aynı güç ellerinde olsa, kendilerini durdurabilirler, karşı cinsten birinin onlara âşık olmasına bilerek, isteyerek engel olabilirlermiş gibi, bana kızıyorlar. Madem öyle; neden yeni elbiseler, ayakkabılar alıyorlar, ayna karşısında saatlerini harcıyorlar, saçlarını tarıyorlar, makyaj ya da pedikür yapıyorlar? İnsanlar modayı niçin takip ederler, gündelik yaşamlarının neredeyse üçte birini neden başkalarına temiz, güzel, çekici görünmek uğruna harcarlar? Hem de, yaptıkları onca şeyin cazibelerine pek bir şey katmadığını aslında çok iyi bilmelerine rağmen. Bir ojenin rengi ya da bir pantolonun modeli ne kadar önemli olabilir ki? Neden evli kadınlar güzelliklerine, yaşlı beyefendiler pantolonlarının ütüsüne, gençler ayakkabılarının markasına bu kadar önem verirler? Hoşa gitmek, beğenilmek, sevilmek uğruna değilse neden? Evli, çocuklu bir adam, neden her gün duş alır; dökülen saçlarına, aslında çok da değiştiremeyeceği son şeklini verebilmek uğruna neden her sabah berbere gider? Tabii ki de beğenilmek, hoşa gitmek uğruna! Aşk nedir peki? Hoşa gitme duygusunun ulaşabileceği son mertebe değil mi? Bir çeşit onsuz yapamama, imkânsızı isteme, daha elde edemeden kaybetmekten korkma duygusu değil mi? Ben de âşık oldum, halden anlarım. Ne ki, siz de beni anlayın, bu insanın durdurabileceği bir şey değil. Zalim deyin, sadist deyin, ne derseniz deyin! Erkekler bana âşık olsun istiyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Bir fikir, bir koku, bir şarkı, bir fısıltıyım ben. &lt;i&gt;İlk baştaki&lt;/i&gt; &lt;i&gt;hafif, umut aşılayan melodi, ancak biraz daha tempolu şimdi, kıpır kıpır.&lt;/i&gt; Kadın bile değilim belki de. Aşkım ben! Saf aşkım damarlarınızda akan. Bir şiirim, sevgilinin dudaklarından dökülen, bir sabahım, kuşların türküsüne uyanan. (Küçükken aynanın karşısına geçer, gözlerimi gözlerime diker, “aşkım ben, ben aşkım!” diye kendi kendime saatlerce konuşurdum. Bir keresinde annem beni bu halde yakalamış. On beş dakika, “bu kız ne yapıyor” diye,&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;gizlice beni izlemiş. Sonra temiz bir sopa çekip, odunluğa kilitlemişti. “Aşkmış han’fendi! Saf aşkmış! Gösteririm ben sana saf aşkı!” diye söylene söylene gitmiş, akşama kadar gelmemişti.) Evet, aşkım ben, tatlı bir rüzgârım yüzünüze esen.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Ne kadar tanıyorsunuz ki bizi? İlgilendirmiyoruz sizi. Ağaçsınız siz! Bizler geçiciyiz, sizler kalıcı. İnsanlar evler, sokaklar, köprüler yaparlar. Sonunda hepsi yıkılır, siz ağaçlar dimdik ayakta kalırsınız. Yeter ki, unutturun kendinizi. Bir çınar bin yıl yaşar. İnsanlar beylikler, devletler, imparatorluklar kurarlar. Hepsi yıkılır, siz ayakta kalırsınız. Şiirler, şarkılar, destanlar yazarlar. Çoğu unutulur, çok azı sizin kadar yaşar. Bir sedire ilişmezseniz iki bin yıl devrilmezmiş. Delinin biri dibinize işemiş, benim gibi bir kuş konmuş üzerinize, bir böcek yuva yapmış kovuğunuza, kime ne? Şefkatle güler geçersiniz! Tabii kesmezlerse sizi; kereste, yakacak odun yapmazlarsa sizden. Kâğıt yapıp, üzerinize böyle ipe sapa gelmez şeyler yazmazlarsa...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Yeni görevim belli oldu: O ayakkabı boyacısını pişman edeceğim. Çok kızdım şimdi. Karşısında kim olduğunu bilmiyor o! Ne demek yahu? O kadar kolay mı seninle aşık atmak be Sızy? Topla kendini hadi. Önce o yüzbaşıyı bul. Gerekirse tüm koğuşları gezsin, bulsun o herifi. Bilgi getirsin sana. Kimin nesiymiş, ne yer, ne içermiş öğrensin. Benim bildiğim Sızy, bittiği yerde başlar! Süründüreceksin onu. İnim inim inleteceksin. Kalk haydi, toparlan, bu istasyonda iniyorsun!&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3366986938348423289?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3366986938348423289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3366986938348423289' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3366986938348423289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3366986938348423289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2011/10/bu-istasyonda-iniyorum.html' title='Bu İstasyonda İniyorum'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-h8G6nmF0WDk/TptIk150NvI/AAAAAAAAAXU/3WqiWV2nc3M/s72-c/woman-in-train-car.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-760419135923222252</id><published>2011-08-20T22:30:00.002+03:00</published><updated>2011-08-20T22:41:48.192+03:00</updated><title type='text'>Ve bir de tabii ki Sızy...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-KkguTb43FBQ/TlANx7bXhYI/AAAAAAAAAXA/0FKiuF37G1s/s1600/tommiksqp7.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 282px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-KkguTb43FBQ/TlANx7bXhYI/AAAAAAAAAXA/0FKiuF37G1s/s320/tommiksqp7.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5643025484512462210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben Sermet. Yüzbaşıyım. Görünmez olmayı öğrendiğimde üç aylık bile değildim. Dünyanın en zor mesleği benimkidir. Sadece mahkûmlara gösteririm yüzümü. Yalnız kalmasınlar, korkmasınlar, tutunacak bir dalları olsun diye ilgilenirim onlarla.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Herkes kendince bir boşlukta süzülür. Dedem şöyle derdi: “Evlat, boşluk öylesine boştur ki insan düştüğünü bile anlamaz. Işık, karanlığa düşene, bir dal olur tutunacak. Ki insan ışıktır oğlum, ışıktır insan.” Boş şeyler gevelemeye bayılır, sözlerini bitirdikten sonra gözlerini iyice kısıp, anlayıp anlamadığımı kontrol etmek için gözlerime dikerdi. Böyle anlarda yer yarılsın içine gireyim, görünmez olayım isterdim. Korkudan değil, anlamadığımdan hiç değil (anlamayacak bir şey olmazdı zaten), adamdaki sığlığı görüp insanlığımdan utandığımdan.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Aslında görevim koğuşlarda mutluluk dağıtmak. “Görünmez olmayı öğrendim” dediğime bakmayın. İnsanlar rahatlıkla görebilirler beni. Sonuçta altı ayağım, sertçe de bir kabuğum var. Ufak tefek olabilirim, kabul ediyorum. Ne ki, hızlı hareket ettiğim için, dikkatli gözler beni rahatlıkla fark eder.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Neredeyse tüm koğuşlarda bir lojmanım var. Yemeğe fazla para vermem. Hata bulmayı iyi beceririm. Hemen her şeyde her zaman eksik olan bir şeyler vardır. Dünya, duvara eğri asılmış bir tablodur. Acilen düzeltilmesi gerekir. Yoksa insanlar rahatsız olur. Ben olmam. Sadece işime bakarım. Bizim görevimiz bu tablonun, hak ettiği gibi, düzgün bir şekilde sergilenmesini sağlamaktır. Sonuçta bunun için eğitilmedik mi? Emir vermek nefes almak gibidir bizim için. Emir almak da bir şeref... Neyse, bizim işimiz biraz da gönül işi. Anlatmakla anlaşılacak bir şey değil.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Bazen sıkılıyorum. Aynı suratlar, aynı hüzün, aynı karanlık... Hiçbirinde en ufak bir isyan belirtisi bile yok. Şaşırıyorum. Ne kadar kolaydır oysa bizden kurtulmak. “Yeter ulan!” demek. Eskiden mahkûmlar koğuşlarda toplu halde kalırlardı. O zamanlar da korkarlardı kazan kaldırmaya. Yönetimi geçtim, bize bile. Ben de mahkûmdum o zamanlar. Bir nevi tezkere bıraktık yani.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;İki kişiydik: Talat’la ben. Koğuş bizden sorulurdu. Belirli bir ücreti vardı koğuşta kalmanın. Adam katil de olsa, karşısına dikilir, her ay çatır çatır alırdık parasını. Bizim işte acırsan acınacak hale düşersin. Korkmak yoktur. Anında bitirirler adamın işini. Üç kişi bir araya gelip bir şey konuşamazlardı koğuşta. Böyle bir şey gördük mü, ortamı tekme tokat dağıtırdık; “Ne ulan çakallar, tezgâh mı var?” diye adamları konuştuklarına konuşacaklarına pişman ederdik. Öyle, bize sormadan ulu orta toplanmak, haberimiz olmadan kelam etmek kolay işler değildi. Her yerde kulağımız vardı. Olmak da zorundaydı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;O zamanlar her koğuşta mutlaka iki üç gariban bulunurdu. Bırakın aylıklarını denkleştirmeyi, çaya, çorbaya verecek tek kuruşları bile olmazdı. Bir “gel beraber olsun” uğruna, kırk “afiyet olsun” derler, nafile, aç yatar aç kalkarlardı. Onlardan para almazdık. Elimiz, ayağımızdı onlar. Ayakçılarımızdılar. Temizlik yaparlar, muhbirlik ederler, tahsilattan adam şişlemeye her türlü pis işimizi görürlerdi. Allah kimseyi düşürmesin. İçerisi zordur. Alışamazsın kolay kolay.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Alıştın mı da, benim gibi, bırakamazsın! “Çık git” derler, gidemezsin. Dışarıda yapamazsın. Çünkü orada bir hiçsindir. Talat gidebildi mesela. Adam çekti gitti. Şimdi yazarlık yapıyormuş sözüm ona. Onun yazdığı şeyden ne medet umulursa artık! Onun gibi ciğersizin teki olmadığım için kopamadım buralardan. Kopamayınca kopamazsın. Öyle olunca, sinek gibi vızıldar durursun parmaklıkların etrafında. Adın çıkar, Yüzbaşı Sermet’e. Milletin eğlencesi olursun. Makaradan esas duruşa geçerler karşında. Bir bakmışsın, eskiden azap olduğun adamlara, umut saçar, mutluluk dağıtır olmuşsun. Evet, eski zamanlar güzeldi. Tek bir koğuşta kalırdık. Baş düşmanınla dört duvar arasına kapatılmış bile olsan güzeldi. Adamın birinin gece gelip seni yastıkla boğacağını bilsen bile güzeldi. Konuşan, nefes alan, çayını hüpürdeten, aksıran, osuran, ayakları kokan birilerinin yakınında olabilmek güzeldi. Şimdikilere acıyorum. Biraz da bu sebeple bırakamıyorum bu zavallıları kendi hallerine.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Ve bir de tabii ki Sızy. Aslında adı Nimet. Ama ben ona Sızy diyorum. Kızıl saçlı, yeşil gözlü, çilli ve ince belli olduğu için değil; Tommiks’in hayatının aşkı, albayın çilli kızı Suzy’ye benzediği için de değil: Yüreğimi sızlattığı için.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Bugün trenle gelecek. Dün gelmediğine göre, bu öğleden sonra mutlaka gelecek. Geçen haftadan beri bekliyorum. Aklımdan bir türlü çıkmıyor. Ben, koskoca deli Sami, namı diğer Sermet Yüzbaşı, tanıyamıyorum artık kendimi. Yaz bunları Talat! Bunları hep yaz! Ne hallere düşürdü bu kız beni, yaz! Nereden bindim o gün, o trene? Nereden girdim o kompartımana? Nereden oturdum o büyülü gözlerin (hem de tam) karşısına? Anlatmaya utandığımı, işin aslı, gizliden gizliye mazoşist bir zevk aldığımı da yaz. Gerçi, Talat, sen yazma. Sen yazarsan, beni bir böcek gibi yazarsın. Kıskanç herif!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Varayım da, dördüncü koğuşta biraz dans edeyim bari. O koğuş bizim delinin koğuşu. Ağaçları suluyorum diye, oraya buraya işeyip duruyor. Allah vere de kafamıza da çövdürmese. Hoş, çövdürse ne olur ki? Bu yaştan sonra boğulacak değiliz ya! Koğuşlarda eğlence çıkmış olur. Ne olsa, akı karası fark etmez, koğuşta haber tez yayılır. Bilenler bilir: İnsan mutlu olunca dans etmez, dans edince mutlu olur.&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-760419135923222252?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/760419135923222252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=760419135923222252' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/760419135923222252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/760419135923222252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2011/08/ve-bir-de-tabii-ki-szy.html' title='Ve bir de tabii ki Sızy...'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-KkguTb43FBQ/TlANx7bXhYI/AAAAAAAAAXA/0FKiuF37G1s/s72-c/tommiksqp7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2209671416206050951</id><published>2011-05-06T14:51:00.004+03:00</published><updated>2011-05-06T15:03:52.252+03:00</updated><title type='text'>Ağaçlarla Konuşmak Lazım</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-HLirkivGD_4/TcPjk-rhveI/AAAAAAAAAW0/0JxEsSmSE5A/s1600/a%25C4%259Fa%25C3%25A7.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 330px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-HLirkivGD_4/TcPjk-rhveI/AAAAAAAAAW0/0JxEsSmSE5A/s400/a%25C4%259Fa%25C3%25A7.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5603572585819389410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: justify;font-weight: bold; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;b&gt;&lt;span dir="LTR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;Boş bir oda. Karanlık. Yerde oturuyor olmalıyım. Bugün hiçbir şey yemedim. Dün yedim mi? Bir pencere vardı bir aralar. Yan odaya, o odadan da aynı hizadaki pencereler vasıtasıyla, diğer odalara açılan. Pencerelerin başı pek boş olmadığından içeriye öyle uzun boylu bir ışık sızmazdı. Yine de ışık ışıktır. Söndü mü, nasıl bir şey olduğunu bile hatırlamak zor.&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;font-weight: bold; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;font-weight: bold; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;b&gt;&lt;span dir="LTR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal; "&gt;Cebimde bir fenerim var. Pili falan dolu; yaksam yanacak yani. Bilerek bekliyorum. Gardiyancıklar gibi gücümü, yetkilerimi her fırsatta insanların gözüne sokacak kadar zavallı bir insan değilim. Sorumluluklarımın bilincindeyim. Karanlıkta yürümek, arada bir duvara toslamak, odayı anlamak, sınırlarını sindirmek... Bunlar keyifli şeyler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style="text-align: justify;"&gt;En azından benim keyif alabildiğim şeyler şimdilik sadece bunlar!&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Az sonra benim tren gelir. Bugün de binmeyi düşünmüyorum. Daha önce bindim de ne oldu? Hep aynı kişiler, aynı manzara, bildik konular, aynı sohbetler. Oturacağım koltuk, döşemesindeki yırtığın büyüklüğü bile değişmez. Kalabalık olur hem şimdi. Yok, bugün çekemeyeceğim. İstasyonda yolcuları beklemek daha keyifli. Odam sessiz, karanlık huzur verici. Hem oturuyorum da. Bozmamalı.Yarın bakarız. Olmadı bir mektup yazarım. Pencereden yan odaya atarım. Adam okur, işine gelirse o da yanındaki odaya gönderir. Varacağı varsa varır varması gereken yere. Adam gibi yazmak lazım tabii. Mektubun kendini okutması lazım.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bazen sakin sakin oturup diktiğim ağaçları sulasam diyorum. Ağaçları sulamak... Saçma biliyorum: Çiçek değil ya bunlar. Burada mantıklı olan ne var ki? Bu odaya hiç yağmur yağmıyor. Tavanları da sağlamdır. Üst kat çatı olsaydı bilirdim. İnsan yağmurun sesini tanır. Tanır, değil mi? İçtiğim suyun bir kısmını ağaçlarıma ayırırdım eskiden. Şimdi bunu da yapmıyorum. Nasıl osa aldığım her sıvı bir şekilde vücudumu terk edip gidiyor. Ben de, odamı gelişigüzel sulamaktansa ağaç köklerini kutsamayı tercih ediyorum. Çünkü onlar büyüyecekler. Hiçbir duvar ağaç köklerinin karşı konulmaz gücüne dayanamaz. Bazı şeyler zaman meselesi...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Tek korkum Sermet Yüzbaşı’ya yakalanmak. Kerkenez, kurmaylık sınavını kazanamamış ama yüz metreden çiş sesine uyanıyor. Sıcaklığından mı, şırıltısından mı, yoksa o kendine has kokusundan mı artık, ne zaman ağaçları sulama vaziyeti alsam, Sermet Yüzbaşı karşımda! Öylece, bir bana, bir size, bir de suç aletine bakıyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;Bir gün yakacağım fenerimi, kör olacak, elimde kalacak... Uğraş dur sonra. Biraz da bu yüzden bekliyorum trenin gelmesini. Kerkenezin dikkati gürültüden birazcık olsun dağılır belki. Aslında kötü bir adam değil. Sıradan bir subay işte. Diğerlerinden olduğu gibi ondan da tek beklenen tutuklularda eksik, gedik, hatalı bir şeyler bulup, uyarılarda bulunması. Hiçbir şey bulamasa bile biraz söylenmesi, bir şeyler uydurup kızması... Zor değil: İlkokul çocukları bile rahatlıkla kalkabilir böyle bir yükün altından.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Geçenlerde bir mektup geldi. Birkaç satır okudum. Dayanadamadım. Yırttım attım. Kim bilir kime yazılmıştı, önemli miydi, yazan kime gönderdiğini biliyor muydu? Karanlık yoruyor bazen. Uyumam lazım bugünlerde. Bir penceresi vardı buranın. Neredeydi acaba? Duvara ulaşabisem ona da razıyım. Tren de geliyor ama bugün binmem herhalde. Yarın erken kalkmalıyım. Dur bir kahkaha atayım. Bilenler bilir: Mutlu olunca gülünmez, gülünce mutlu olunur.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;En sonunda tren gelecek. İçinden ince belli, balon etekli, kızıl saçlı, çilli mi çilli, yeşil gözleri çekici olduğu kadar şeytani, insanın içini ürperten bir kovboy filmi güzeli inecek. Sermet Yüzbaşı’yla ilgilenmeyecek bile. Yanından geçip gidecek. Rüstem (yan odada kalırdı eskiden) boya takımlarını bana emanet etmiş olacak; beş dakikalığına mesela... Kadının ayakkabıları çamur içinde olacak. Valizlerini bir arabaya yükletecek. Saatine bakacak. İstasyonda boş boş gezinmeye başlayacak. Bir ara gözleri Rüstem’in boya takımlarına takılacak. O sırada ben, takımların hemen yanıbaşında, soğuğun da etkisiyle, biraz daha sıklaşan aralıklarla gerçekleştirmeye başladığım, sizleri sulama ritüeliyle meşgul olacağım. Doğal olarak utanacağım. Odanın karanlıklarına doğru kaçacağım. Üstüm, başım, etraf ıslanmış olacak; ki bu da benim hiç sevmediğim bir şey. Çok kızacağım. Boyamayacağım kadının ayakkabılarını! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yalvaracak ama boyamayacağım. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2209671416206050951?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2209671416206050951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2209671416206050951' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2209671416206050951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2209671416206050951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2011/05/agaclarla-konusmak-lazm.html' title='Ağaçlarla Konuşmak Lazım'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-HLirkivGD_4/TcPjk-rhveI/AAAAAAAAAW0/0JxEsSmSE5A/s72-c/a%25C4%259Fa%25C3%25A7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-292030851931774325</id><published>2010-02-28T11:32:00.000+02:00</published><updated>2010-02-28T11:33:12.877+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Aynalar</title><content type='html'>Aynalar yürüyor sokaklarda,&lt;br /&gt;Duyduklarını tekrarlayanlar.&lt;br /&gt;Gözlerinin içine bakmaya,&lt;br /&gt;Kimse cesaret edemiyor.&lt;br /&gt;Güneş vuruyor yüzlerine,&lt;br /&gt;Sadece onlar mutlu oluyor,&lt;br /&gt;İzleyenlere ise,&lt;br /&gt;Yanık yüzleri dışında,&lt;br /&gt;Hiçbir şey kalmıyor.&lt;br /&gt;Bahar ve gökyüzü tohumlarını kusuyor,&lt;br /&gt;Bütün bu olanlardan sıkılmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Nisan 00&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-292030851931774325?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/292030851931774325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=292030851931774325' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/292030851931774325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/292030851931774325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/02/aynalar.html' title='Aynalar'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-5720115084706778349</id><published>2010-02-13T22:37:00.003+02:00</published><updated>2010-02-13T22:43:53.308+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Fıstıkları Soymaya Devam</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/S3cO4x5aH2I/AAAAAAAAAWc/t4OmeY02krI/s1600-h/Maymunlar-Cehenneminden-Kacis-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5437831443702751074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 150px; CURSOR: hand; HEIGHT: 220px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/S3cO4x5aH2I/AAAAAAAAAWc/t4OmeY02krI/s400/Maymunlar-Cehenneminden-Kacis-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kim olduğunu,&lt;br /&gt;Ne olduğunu bilmeden,&lt;br /&gt;Sokaklarda dolaşan binlercesi gibi,&lt;br /&gt;Dolaştım dün gece sokaklarda,&lt;br /&gt;Kim olduğumu,&lt;br /&gt;Ne olduğumu bilmeden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni düşündüm ve&lt;br /&gt;Şaşırdım bu mucizeye,&lt;br /&gt;Kimin yarattığını,&lt;br /&gt;Neden yarattığını bilmeden,&lt;br /&gt;Kimin yarattığını,&lt;br /&gt;Neden yarattığını bilmeyen,&lt;br /&gt;Binlercesi gibi,&lt;br /&gt;Hayret ettim şu aleme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı çıksam dedim,&lt;br /&gt;Önüme gelen herşeye,&lt;br /&gt;İyiye, doğruya,&lt;br /&gt;Sadakat ve güzelliğe,&lt;br /&gt;Banka hesaplarına atılan,&lt;br /&gt;Fıstıkları soyarak yaşayan,&lt;br /&gt;Pisliklerden kurulu bu insanat bahçesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yorgunum, ne korkak!&lt;br /&gt;İsterlerse kafamı ezeceklerini de,&lt;br /&gt;Biliyorum adım gibi.&lt;br /&gt;Olsun, en azından,&lt;br /&gt;Ben de tabanlarını pisleteceğim,&lt;br /&gt;Diyorum.&lt;br /&gt;Bazen tabii...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen de,&lt;br /&gt;Yeter diyorum,&lt;br /&gt;Bu kadar aç insan varken,&lt;br /&gt;Bırak bu entel geyiklerini.&lt;br /&gt;Daha fazla üzme kendini,&lt;br /&gt;Sus artık,&lt;br /&gt;Kaçırma insanların keyfini!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Ağustos 02&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-5720115084706778349?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/5720115084706778349/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=5720115084706778349' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5720115084706778349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5720115084706778349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/02/fstklar-soymaya-devam.html' title='Fıstıkları Soymaya Devam'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/S3cO4x5aH2I/AAAAAAAAAWc/t4OmeY02krI/s72-c/Maymunlar-Cehenneminden-Kacis-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7779292668239822059</id><published>2010-02-09T22:17:00.001+02:00</published><updated>2010-02-09T22:18:33.647+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Kız Kulesinde Kış Güneşi - Son</title><content type='html'>Gölgelerle anlaşmış,&lt;br /&gt;Süzülmüş yavaş yavaş,&lt;br /&gt;Tutunmuş bir rüzgâra,&lt;br /&gt;Kış günü açmış güneş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi ipekten kumaş,&lt;br /&gt;Alev alev buruşmuş,&lt;br /&gt;Sarmış Kız Kulesi’ni,&lt;br /&gt;Gümüş rengi bir telaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işıklı bir sırmış kış,&lt;br /&gt;Sulara fısıldanmış,&lt;br /&gt;Dalgaların alnına,&lt;br /&gt;Nakış nakış yazılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekneler bir şiirmiş,&lt;br /&gt;İnci gibi dizilmiş,&lt;br /&gt;İstanbul’da o sabah,&lt;br /&gt;Kuşlar bile şairmiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocak, 2010.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7779292668239822059?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7779292668239822059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7779292668239822059' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7779292668239822059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7779292668239822059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/02/kz-kulesinde-ks-gunesi-son.html' title='Kız Kulesinde Kış Güneşi - Son'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1799345508392628314</id><published>2010-01-25T09:54:00.000+02:00</published><updated>2010-01-25T09:55:49.011+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Kız Kulesinde Kış Güneşi - 3</title><content type='html'>Gölgelerle anlaşmış,&lt;br /&gt;Süzülmüş yavaş yavaş,&lt;br /&gt;Tutunmuş bir rüzgâra,&lt;br /&gt;Kış günü açmış güneş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi ipekten kumaş,&lt;br /&gt;Alev alev buruşmuş,&lt;br /&gt;Sarmış Kız Kulesi’ni,&lt;br /&gt;Gümüş rengi bir telaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işıklı bir sırmış kış,&lt;br /&gt;Sulara fısıldanmış,&lt;br /&gt;Dalgaların alnına,&lt;br /&gt;Nakış nakış yazılmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1799345508392628314?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1799345508392628314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1799345508392628314' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1799345508392628314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1799345508392628314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/01/kz-kulesinde-ks-gunesi-3.html' title='Kız Kulesinde Kış Güneşi - 3'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-801550806335687950</id><published>2010-01-22T10:52:00.001+02:00</published><updated>2010-01-22T10:54:41.925+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Kız Kulesinde Kış Güneşi - 2</title><content type='html'>Gölgelerle anlaşmış,&lt;br /&gt;Süzülmüş yavaş yavaş,&lt;br /&gt;Tutunmuş bir rüzgâra,&lt;br /&gt;Kış günü açmış güneş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi ipekten kumaş,&lt;br /&gt;Alev alev buruşmuş,&lt;br /&gt;Sarmış Kız Kulesi’ni,&lt;br /&gt;Gümüş rengi bir telaş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-801550806335687950?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/801550806335687950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=801550806335687950' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/801550806335687950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/801550806335687950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/01/kz-kulesinde-ks-gunesi-2.html' title='Kız Kulesinde Kış Güneşi - 2'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7486035164327050348</id><published>2010-01-19T18:08:00.000+02:00</published><updated>2010-01-19T18:09:07.157+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Kız Kulesinde Kış Güneşi</title><content type='html'>Gölgelerle anlaşmış,&lt;br /&gt;Süzülmüş yavaş yavaş,&lt;br /&gt;Tutunmuş bir rüzgâra,&lt;br /&gt;Kış günü açmış güneş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7486035164327050348?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7486035164327050348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7486035164327050348' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7486035164327050348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7486035164327050348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/01/kz-kulesinde-ks-gunesi.html' title='Kız Kulesinde Kış Güneşi'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4901413381283039751</id><published>2010-01-04T22:13:00.005+02:00</published><updated>2010-01-04T22:22:39.806+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Hayata, Aşka, Kendime...</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/S0JMoA7ou6I/AAAAAAAAAWI/w6ZYVms-VTM/s1600-h/yalnizlik.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İyi de nerdeyim, neresindeyim?&lt;br /&gt;Tüm bu curcuna, bu koşuşturma...&lt;br /&gt;Neye yarar ki batan bir geminin,&lt;br /&gt;Yakışıklı kaptanı olmak?&lt;br /&gt;Hayallerimi düşünüyorum bazen,&lt;br /&gt;Ve şu an bulunduğum yeri...&lt;br /&gt;Kolay değil gerçekleri görmek,&lt;br /&gt;Oradaydım o günlerde,&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Şimdi buradayım demek,&lt;br /&gt;Ufukta neler olduğunu,&lt;br /&gt;Şöyle böyle kestirmek.&lt;br /&gt;Ne ki, bildiğim bir iki,&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Şey de yok değil hani:&lt;br /&gt;Hala seviyorum mesela,&lt;br /&gt;Hem de ilk günkü gibi.&lt;br /&gt;Bu şehir çok güzel,&lt;br /&gt;Onca acı, hüzün, kan,&lt;br /&gt;Kirletemiyor masmavi güzelliğini.&lt;br /&gt;Bir de hâlâ içimin ısınması için,&lt;br /&gt;Yüzüme güneşin vurması yetiyor.&lt;br /&gt;Düşündüm de şimdi,&lt;br /&gt;Hayata, aşka, kendime dair,&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ne çok şey fısıldıyor,&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu yağmurlu ikindi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Kasım 02&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4901413381283039751?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4901413381283039751/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4901413381283039751' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4901413381283039751'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4901413381283039751'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2010/01/hayata-aska-kendime.html' title='Hayata, Aşka, Kendime...'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4653926647693506950</id><published>2009-12-31T23:55:00.002+02:00</published><updated>2009-12-31T23:58:42.828+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Çizgi demişken...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sz0eh2esa0I/AAAAAAAAAWA/FYhn8sqG_CU/s1600-h/glisemik-indeks-tablo.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5421523093332716354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 196px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sz0eh2esa0I/AAAAAAAAAWA/FYhn8sqG_CU/s320/glisemik-indeks-tablo.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aşağılarda arama beni,&lt;br /&gt;Çıkamam dairenin dışına,&lt;br /&gt;Kendi üzerinde dalgalanan,&lt;br /&gt;Bir çizgi olurum o zaman,&lt;br /&gt;Göremezsin ellerimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimin içine bak,&lt;br /&gt;Ve bana doğru yürü,&lt;br /&gt;Aynı ipin üzerindeki,&lt;br /&gt;İki sarhoş cambaz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarılara bakma boşuna,&lt;br /&gt;Giremem dairenin içine,&lt;br /&gt;Sakalları yeni uzamış,&lt;br /&gt;Bir rüzgar olurum o zaman,&lt;br /&gt;Esemem yüzüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreğinin içine bak,&lt;br /&gt;Ve bana doğru yürü,&lt;br /&gt;Aynı denizin kıyısındaki,&lt;br /&gt;İki yalnız şehir gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Mayıs 00&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4653926647693506950?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4653926647693506950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4653926647693506950' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4653926647693506950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4653926647693506950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/12/cizgi-demisken.html' title='Çizgi demişken...'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sz0eh2esa0I/AAAAAAAAAWA/FYhn8sqG_CU/s72-c/glisemik-indeks-tablo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-5077072745539415826</id><published>2009-12-30T18:25:00.002+02:00</published><updated>2009-12-30T18:29:21.677+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Tozlanmış bir...</title><content type='html'>Sayısız sayfalar arasında bir yol vardır hep,&lt;br /&gt;Kendi üzerinde dalgalanan dümdüz bir çizgi,&lt;br /&gt;Ve bir şey var biliyorum, kimsenin bilmediği,&lt;br /&gt;Sayısız hayatlar arasında, kendi kendini çiğneyen,&lt;br /&gt;Tozlanmış bir sakız gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden sana giden en kısa yolda ise ise,&lt;br /&gt;Ne bir sözcük var, ne de tek bir çizgi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-5077072745539415826?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/5077072745539415826/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=5077072745539415826' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5077072745539415826'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5077072745539415826'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/12/tozlanms-bir.html' title='Tozlanmış bir...'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-225853641541996892</id><published>2009-12-17T00:58:00.002+02:00</published><updated>2009-12-17T01:01:02.555+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Zannımca Sen Yoksun Duruşun Var Be Uncle Talad</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SylmlYDlI6I/AAAAAAAAAV4/13KZqSqnLZ0/s1600-h/ah+be+selcuk+ne+yaptin+be+abi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 301px; DISPLAY: block; HEIGHT: 363px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415972819188392866" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SylmlYDlI6I/AAAAAAAAAV4/13KZqSqnLZ0/s400/ah+be+selcuk+ne+yaptin+be+abi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sevgili Yeğenim Talad,&lt;br /&gt;Burkina Fatsa’daki işlerimi toparladım sayılır. İki haftaya kalmaz Kağızmeine’a geçmiş olurum. Oradan da ver elini Gazi Antwerp... Bayramda bir ihtimal Nevshire’a gidip Peri Bacaları’nı ziyaret edebilirim. Öyle olursa Hacıbeckticut’a da uğrar sizleri de bir görürüm. Marmarizonadaki yazlığın anahtarları kimdeydi acep?&lt;br /&gt;Ferhadımın tayinine pek sevindim. Zaten Ivrindiana’da işleri rast gitmemişti. Emine de ne zamandır istiyordu Kurtouluse taraflarına taşınmayı, iyi olmuş.&lt;br /&gt;Geçenlerde kendimi hararetli bir tartışmanın ortasında buldum. Birikimlerinden hiç şüphe etmediğim iki ahbabım Amerikan eyaletlerinin doğal ve kültürel zenginlikleri hususunda pek bir cühela... Zannederler ki Abraam Linköln ovası kuzey Tokato'dadır. Yanlış! Bu eşsiz pilato tabii ki Muşhigan eyaletindedir... Bir başka yanılgı ise Albay Harry Süblim Külliyesinin Manisota'da bulunduğuydu ki Mimar Kemaletti'nin bu eşsiz eseri Bursachusetts'in 30 km kuzeyindeki Konya Iowa'sına inşaa edilmiştir. Bütün bunları nerden mi biliyorum? Çocukluğum San Franbolu ve Kütahio arasında geçti de ondan. Üst Bostoncu'daki komşumuz Kuş Larry usta bir tarihçiydi aynı zamanda... Arhavideo'nun başkent olduğunu da zamanında ondan öğrenmişimdir.. Başkent demişken, Avustralya’nın başkentinin Melburun değil Canberağa olduğunu biliyor muydun?&lt;br /&gt;Neyse Taladım, yazdıkça yazasım gelir, bilirsin.&lt;br /&gt;Bundan sonraki mektubunu Kağızmeine’a gönder e mi?&lt;br /&gt;Büyüklerin El Dorado, Küçük Larry Gözlerin...&lt;br /&gt;Dayın &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-225853641541996892?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/225853641541996892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=225853641541996892' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/225853641541996892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/225853641541996892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/12/zannmca-sen-yoksun-durusun-var-be-uncle.html' title='Zannımca Sen Yoksun Duruşun Var Be Uncle Talad'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SylmlYDlI6I/AAAAAAAAAV4/13KZqSqnLZ0/s72-c/ah+be+selcuk+ne+yaptin+be+abi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-744217705524591417</id><published>2009-12-09T10:17:00.003+02:00</published><updated>2009-12-09T10:28:59.719+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Diyarbucks</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sx9fwG5yC6I/AAAAAAAAAVo/mllaUYyy7AE/s1600-h/03.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413150557213952930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 252px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sx9fwG5yC6I/AAAAAAAAAVo/mllaUYyy7AE/s400/03.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sevgili Rıfat Dayı,&lt;br /&gt;Ilinoiz Ereğli'sinde havalar iyi. Meryem'in selamı var. Abisinin tayini Tuncelifornia'ya çıktı, sevindik. Zaten Ferhat da Ivrindiana'da sıkılmıştı. Çinesota ya da Kentakya çıksa bile razıydı. Keyifleri pek yerinde.&lt;br /&gt;Bu bayram tüm ekip önce bi Hacıbeckticut'ı ziyaret edelim diyoruz. Oradan da bir iki gün güneye, Kalkansas'a gitmek istiyoruz. Olmadı Marmarizona'ya uğrar sizin yazlıkta kalırız. İki senedir deniz yüzü görmedik. Hemicik evi de açıp, temizlemiş oluruz.&lt;br /&gt;İstanbul'u sormussun. Halamızı görmeye devamlı gidiyoruz dayıcığım. Biliyorsun Ortacky rutubetli, ne yalan söyleyeyim, biraz da tuzlu geldigi için halamı Kurtouluse'a taşıdık. Şimdilerde daha iyi. Romatizmayı unuttu. İkide bir açılan Balıcastle mevzuu da kapandı. Artık varsa yoksa Hanımın Çiftliği, Canım Ailem :))&lt;br /&gt;Lafi uzatmayayım, hepimiz ellerinden öpüyoruz. Burkina Fatsa'lara kadar gidecek ne vardı dayıcığım. Öyle özledik ki seni.&lt;br /&gt;Saygıyla,&lt;br /&gt;Yeğenin Küçük Talad&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talad Tokad&lt;br /&gt;Murahhas Aza&lt;br /&gt;Fistanblue Votka Araştırmaları Derneği&lt;br /&gt;(02:30)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-744217705524591417?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/744217705524591417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=744217705524591417' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/744217705524591417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/744217705524591417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/12/diyarbucks.html' title='Diyarbucks'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sx9fwG5yC6I/AAAAAAAAAVo/mllaUYyy7AE/s72-c/03.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1844116385911180262</id><published>2009-11-28T13:27:00.002+02:00</published><updated>2009-11-28T13:28:25.973+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Yepyeni Bir Roman</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SxEJTrXZOZI/AAAAAAAAAVg/67F3acXAcnY/s1600/N-Berk-imzali-kubik-saheser__20670484_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5409114861111687570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 311px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SxEJTrXZOZI/AAAAAAAAAVg/67F3acXAcnY/s400/N-Berk-imzali-kubik-saheser__20670484_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div&gt;Bazen hızlı bazen yavaş,&lt;br /&gt;Sonuçta ayakta kalmaya çalışarak,&lt;br /&gt;Sanki çok önemliymiş gibi,&lt;br /&gt;Yürürsün iki ileri bir geri.&lt;br /&gt;Çevirirsin önündeki sayfaları,&lt;br /&gt;Harika da olsa son satırlar,&lt;br /&gt;Hep bir sonrakini merak edersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünü düşünüyorum mesela,&lt;br /&gt;Kendimi iyi ve kötü hissettiğim,&lt;br /&gt;Onlarca an var geride.&lt;br /&gt;Birazdan uyuyacağım ve,&lt;br /&gt;Kendimi iyi mi kötü mü hissettiğimi bile,&lt;br /&gt;Kestirmekten acizim.&lt;br /&gt;Yarın ne olacak bakalım?&lt;br /&gt;Allah kahretsin!&lt;br /&gt;O iş yerinde en az on saat daha,&lt;br /&gt;Hiç de iplemediğim işlerin peşinde,&lt;br /&gt;Koşup duracağımı düşündükçe,&lt;br /&gt;Kanım çekiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda kar var ve her yer bembeyaz.&lt;br /&gt;Ağaçlar da çok güzel gözüküyorlar.&lt;br /&gt;Soğuğa, saate ve herşeye rağmen,&lt;br /&gt;Elele tutuşup yürümeye çalışan,&lt;br /&gt;Aşıklar bile var etrafta.&lt;br /&gt;Sanırım bir sigara daha yakacağım.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;19 Aralık 01&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1844116385911180262?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1844116385911180262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1844116385911180262' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1844116385911180262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1844116385911180262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/yepyeni-bir-roman.html' title='Yepyeni Bir Roman'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SxEJTrXZOZI/AAAAAAAAAVg/67F3acXAcnY/s72-c/N-Berk-imzali-kubik-saheser__20670484_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1485178420704137619</id><published>2009-11-23T09:16:00.001+02:00</published><updated>2009-11-23T09:20:23.905+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zardanadam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Sebep</title><content type='html'>Rüzgar durdu ama sokaklar,&lt;br /&gt;Yüzüme esiyor,&lt;br /&gt;Yapraklar güneşle konuşurken,&lt;br /&gt;Deniz susuyor.&lt;br /&gt;Bahar acımasızdır ve bu,&lt;br /&gt;Buz gibi bir bira içmek için,&lt;br /&gt;Bir sebeptir!&lt;br /&gt;Uçmak için,&lt;br /&gt;Bir sebeptir!&lt;br /&gt;Kopmak için,&lt;br /&gt;Bir Sebeptir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martıları ve denizi İzlemeye ne dersin?&lt;br /&gt;Vapurlar, gün batımı falan.&lt;br /&gt;Konuşmaya ihtiyacımız yok.&lt;br /&gt;Bahar acımasızdır ve bu,&lt;br /&gt;Buz gibi bir bira içmek için,&lt;br /&gt;Bir sebeptir!&lt;br /&gt;Uçmak için,&lt;br /&gt;Bir sebeptir!&lt;br /&gt;Kopmak için,&lt;br /&gt;Bir Sebeptir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, ben ve yalnızlığımızı da,&lt;br /&gt;Alırız yanımıza.&lt;br /&gt;Tek başına kalmak korkutur onu,&lt;br /&gt;Sen de biliyorsun.&lt;br /&gt;Bahar acımasızdır ve bu,&lt;br /&gt;Buz gibi bir bira içmek için,&lt;br /&gt;Bir sebeptir!&lt;br /&gt;Uçmak için,&lt;br /&gt;Bir sebeptir!&lt;br /&gt;Kopmak için,&lt;br /&gt;Bir Sebeptir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1485178420704137619?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1485178420704137619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1485178420704137619' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1485178420704137619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1485178420704137619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/sebep.html' title='Sebep'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6667336039237375089</id><published>2009-11-18T02:18:00.001+02:00</published><updated>2009-11-18T02:23:20.881+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>The Story of Habil and Kabil</title><content type='html'>Habil ve Kabil’e 2000 yılında 20 milyarlık bir arsa miras kalır. Kardeşler arsayı bir türlü paylaşamazlar. En sonunda Habil kardeşine şöyle bir öneri ile gelir: “Bana 10 milyar getirirsen arsanın tapusu senin olabilir”.&lt;br /&gt;Kabil kardeşinin önerisini kabul eder. Ne var ki, bu kadar parası yoktur. Köyünü bırakır, İstanbul’a gider ve tam 3 yıl çalıştıktan sonra (2003’te) biriktirmiş olduğu bolca parayla geri döner. Ancak kardeşi Kabil’in getirdiği 10 milyarın yeterli olmadığını, tapuyu almak istiyorsa artık 40 milyar vermesi gerektiğini söyler. Habil bunun için iki gerekçe öne sürer:&lt;br /&gt;1- Yanından yol geçtiği için arsanın reel değeri %20 arttı.&lt;br /&gt;2- Geçen üç yıl zarfında enflasyon yüzünden Türk parası değer kaybetti.&lt;br /&gt;Bu meselenin daha fazla uzamasını istemeyen Kabil, kardeşine güvenir ve Habil’e istediği 40 milyarı verir. Böylece arsanın tapusunu alır.&lt;br /&gt;Ancak, tam bir yıl geçtikten sonra (2004’te), Kabil’in içine bir şüphe düşer. Kardeşi ondan ne kadar da çok para istemiştir. Edinmiş olduğu enflasyon rakamlarını (çizelge 1) göz önünde bulundurarak kendi hesaplarını yapar ve kardeşinin ona kazık attığı sonucuna ulaşır. Öz kardeşinin onu dolandırmasına dayanamayan Kabil, bir anlık sinirine yenik düşer ve kardeşini öldürür. Kabil, kaç lira uğruna (2004 fiyatlarıyla) kardeş kanı dökmüştür?&lt;br /&gt;Çizelge 1.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüfe&lt;br /&gt;(1994 = 100)&lt;br /&gt;2000 - 2970.4&lt;br /&gt;2001 - 4586.3&lt;br /&gt;2002 - 6648.5&lt;br /&gt;2003 - 8330.3&lt;br /&gt;2004 - 9212.1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’den 2003’e fiyatlar (8330.3/2970.4)-1= %180.44 artmıştır.&lt;br /&gt;Buna göre Kabil’in, arsa değer kazanmasaydı getirmesi gereken miktar (10*2.8044)= 28.044 milyar TL’dir.&lt;br /&gt;Ancak arsanın reel değeri %20 artmıştır. Buna göre Kabil’in 2003 yılında kardeşine 28.044*1.2 = 33.653 milyar TL ödemesi gerekir.&lt;br /&gt;Kabil kardeşine 40 – 33.653 = 6.347 milyar TL fazla para ödemiştir.&lt;br /&gt;Fiyatlar 2003’ten 2004’e (9212.1/8330.1)-1 = %10.6 artmıştır.&lt;br /&gt;Buna göre Kabil, öz kardeşinin canına, 2004 fiyatlarıyla 6.347*1.106 = 7.0186 milyar TL uğruna kıymıştır. Şerefsiz herif!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6667336039237375089?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6667336039237375089/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6667336039237375089' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6667336039237375089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6667336039237375089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/story-of-habil-and-kabil.html' title='The Story of Habil and Kabil'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-697821059358355252</id><published>2009-11-16T14:53:00.003+02:00</published><updated>2009-11-24T14:39:56.594+02:00</updated><title type='text'>Zardanadam Dream TV Yüxexes'te...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SwFMHOF9m3I/AAAAAAAAAUw/cL1IlMyGUFM/s1600/zardanadamback.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 386px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404684714747206514" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SwFMHOF9m3I/AAAAAAAAAUw/cL1IlMyGUFM/s400/zardanadamback.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;18 Kasım Çarşamba akşamı 22.00'de yeniden Dream TV Yuxexes programına konuk oluyoruz. Programda Kafam Seninle Güzel albümünden çeşitli parçaların canlı performansına da yer vereceğiz. Programın tekrarı 22 Kasım pazar akşamı yine aynı saatte... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-697821059358355252?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/697821059358355252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=697821059358355252' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/697821059358355252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/697821059358355252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/zardandam-yuxexeste-buyrun-sizi-de.html' title='Zardanadam Dream TV Yüxexes&apos;te...'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SwFMHOF9m3I/AAAAAAAAAUw/cL1IlMyGUFM/s72-c/zardanadamback.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-5755190123151720599</id><published>2009-11-14T19:28:00.001+02:00</published><updated>2009-11-14T19:31:06.899+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Heyecan İçindeyim</title><content type='html'>Heyecan içindeyim,&lt;br /&gt;Hayatım bir düzene girsin,&lt;br /&gt;Midemdeki ağrı dursun istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecan içindeyim,&lt;br /&gt;Duvarlar kırılsın,&lt;br /&gt;Sesim duyulsun istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecan içindeyim,&lt;br /&gt;Ufukta ışık görünsün,&lt;br /&gt;Bu işkence bitsin istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecan içindeyim,&lt;br /&gt;Emeğime, sözüme,&lt;br /&gt;Değer verilsin istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecan içindeyim,&lt;br /&gt;Üstüme düşeni yaptım,&lt;br /&gt;Artık sadece bekliyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-5755190123151720599?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/5755190123151720599/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=5755190123151720599' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5755190123151720599'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5755190123151720599'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/heyecan-icindeyim.html' title='Heyecan İçindeyim'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7730635189649469959</id><published>2009-11-09T08:10:00.003+02:00</published><updated>2009-11-09T08:16:11.356+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Özlemişim Seni</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SvezoVf4P9I/AAAAAAAAAUo/S15io6MZa8I/s1600-h/zobo.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401983783601192914" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SvezoVf4P9I/AAAAAAAAAUo/S15io6MZa8I/s320/zobo.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Hep böyle oluyor be Zobo! Unutuyorum. Hayatın aslında ne kadar da vurdumduymaz; o kadar çabaya, mücadeleye değmeyen, soğuk bir adaleti olduğunu unutup gidiyorum. Diğer yağmur damlalarının arasına karışıyorum. Hepimiz biliyoruz düştüğümüzü, nereye gittiğini bilmeden boşlukta süzüldüğümüzü. Tekrar tekrar söylemeye ne gerek var ki? Başka türlü yaşanmıyor. Oysa bir kenarından tutunabilmek için hayata ne çok şeye katlanmamız, gözlerimizi kapamamız gerekiyor.Uzun zamandır konuşmuyorduk seninle. Unuttuk iyice birbirimizi. Bir garip oldum bu sabah. İçim buruldu. Oğlumu anaokuluna yeni bırakmış, onarımı bir türlü bitmek bilmeyen binadan çıkıyordum. Duvar kenarında, yığılmış kalasların yanında, personel işlerinden Ayşe Abla ile bakımevinden Nurten Hanım’ı konuşurlarken gördüm. Yanlarından geçerken, kulağıma belli belirsiz bir sözcük çalındı. Kadının sesinin tonundan mıdır bilinmez, daha o an kanım çekildi. Umarım o kelime değildir, diye düşündüm. Döndüm baktım konuşan kadınların yüzüne. Öyle perişan bakıyorlardı ki birbirlerine… Nurten Abla küçük bir kâğıt parçasını dizine yasladığı el çantasının üzerine koymuş; diğerinin ağzından acıyla dökülen hastane adı, oda numarası gibi bilgileri yazıyordu. Yürüdüm. Konuşmalar rüzgârın sesine, araba kornalarına, vapur düdüklerine karıştı. Ben de unuttum gitti.&lt;br /&gt;Artık hafta sonları oğlum benimle kalıyor. Odama girerken keyifle bunu düşünüyordum. Masama oturmamla telefonumun çalması bir oldu. Pervin’in işi çıkmış, gelememiş. Onun yerine Yönetimde Karar Verme dersi anketlerini yapmam mümkün müymüş? Yaparım, neden yapmayayım? Tezimin başına oturmamak için bir sebep arayan ben değil miyim? Tabii ki yaparım. Kim veriyor dersi? Sezgin Hoca. Yazık karısı hasta, biliyor musun? Adam her Perşembe, derse gelmeden önce karısını hastaneye bırakıyor, dersten sonra da çıkıp alıyor. O yüzden ders on beş dakika kadar geç başlıyor. İstersen, hemen o arada, yapıver sen anketi. Olur, yapalım. Hastalığın üçüncü evresindeymiş kadıncağız. Kurtuluş yok yani. Adamcağızın yönetimde karar verme dersinde verdiği örnekler hep ilaçlar, hastalıklı hücreler, tedavi teknikleri ile ilgiliymiş. Zor tabii, kolay değil. Anket kâğıtları elimde, sınıftan çıkarken adamın yüzünü görüyorum. Gözlerimin içine bakıyor, teşekkür ediyor, ne ki, bakışları o kadar uzaklarda ki… ‘Ben teşekkür ederim hocam,’ diyorum nedense, çıkıyorum. Elde var iki.&lt;br /&gt;Sezgin Hoca’yı öyle görünce aklıma… Neyse, bugün ne işimiz vardı? Evet, pazartesi günü oğlumun ilkokula kaydını yaptırmam gerekiyor. İndirimden yararlanabilmem için, üniversite mensubu olduğuma dair resmi bir belge almam gerekli. ‘Tamam,’ dedim, anketi yaptıktan sonra çıktım bizim personel işleri odasına. Nurten Abla ile birkaç memur toplanmış, eski bir profesörü arıyorlar. Tanıdığı bir doktor varmış galiba bu profesörün. Mesele açıklığa o zaman kavuştu. Öğrenci işlerine yeni giren gençten bir kız vardı. Otuz yaşında ya var ya yok. Hasta olan oymuş. Pek ümit yokmuş. Tüm memurlar perişandı. Ayşe Abla, daha geçen ay kaybettiği ağabeyini unutmuş gibi (bu konuya artık hiç girmeyeyim, bir kaza olduğunu bil yeter), kızın önceki gün hastanede gördüğü babasının halini anlatıyordu. Nur yüzlü de bir adammış. İşte böyle Zobo. Güya İstanbul’un en güzel zamanı. Oturdum masama kaldım. Şu daha iki!&lt;br /&gt;İyisi mi bir kahve yapmalı. Özel insanlar değiliz. Kimse hatırlamayacak bizi. Sevdiklerimiz, sade bize kıymetli. Yaşamamız gereken hayatlar, tamamlamamız gereken görevler var. Büyütmenin bir âlemi yok yani meselemizi. Mayıs demedim mi ayların en güzeli? Kasvet yok onun dağıtamayacağı. Hayat zaten garip bir şey. Anlayamıyorum bu içinde yaşadığımız şeyin olduğunu. Bu ağaçlar, güneş, bu koşuşturmaca. Bir güce mi inanmalı acaba? Açmalı şu perdeleri. Çok özledim be Zobo seni? Bu konuları kimseyle konuşamazsın. Bu aralar, insanların içlerini karartmak dışarı; sınırsız laf kalabalığı, fütursuz eğlence içeri. Sevmiyorlar yani böyle şeyleri. Karımla mı konuşayım? Kavgalı ayrıldık biz be Zobozingo! . Dün aradı annem. Seni bulmuş yüklüğün dibinde. Rengin biraz solmuş, ama yine atmaya kıyamamış seni. Anneler böyledir, hemen bir kılıf bulurlar. ‘Oğlum,’ dedi, ‘İstanbul’a gelirken istersen Zobo’yu da getireyim, oğlun da sever, o da oynar onunla. Geceleri yalnız başına yatmayı da böylece öğrenir belki.’ Annem anlatıyor, iki yaşımdayken bile hiç bırakmazmışım elimden seni. Daha o yaştan geceleri yalnız yatmaya başlamışım. Seninle konuşurmuşum yatakta, babamla ikisi kapının yanında gizlice bizi dinlerlermiş. Ayrılmadan önceki son mutlu günleri…&lt;br /&gt;Vay be! Demek yirmi yıl sonra yine göreceğim seni. Kusura bakma, bugün değişik bir ruh hali içindeyim. Azrail kol geziyor fakültede. Hangi köşeyi dönsem karşımda. Küçükken de az yumruklamaz, tekmelemezdim seni. Özür dilerim. Sinirlenip öldürmüştüm en son seni. Teorik olarak, yirmi yıldır yüklüğün dibinde ölü olarak yatıyorsun. O zamanlar, senin yüzünden ayrıldıklarını düşünmüştüm annemle babamın. Her şeyi anlattırdığın, beni konuşturup durduğun için. Çocuklar suçu kendilerinde bulmaya meraklıdırlar zaten. Affedebilecek misin beni?Şimdiden söyleyeyim: Artık birlikte yatamayız. Bol bol konuşabiliriz ama. Seni oğluma hediye ederim. İsterse o da konuşur seninle. İşin bu kısmı senin maharetine kalmış. Yeter ki, çöpe atıvermesin seni annesi. Beni attığı gibi… Yalnız, bir şartım var. Oğlumla, güzel konulardan konuşacaksınız. Bugünkü gibi iç sıkıcı konular istemem. Ziyaretinize de gelirim sık sık. Düşündüm de, aslında anlatacak o kadar çok şey birikmiş ki… Üç kere âşık oldum mesela. Bir de oğlum oldu. Dur bakayım: Üniversiteyi bitirdim, askere gittim, evlendim, boşandım. Aslında başka da pek bir şey yok hani. İşler pek de planladığımız gibi gitmemiş, desene. Bir de ölümler var tabii… Ama onları unutuyorum. Unutmak zorundayız. Aynı aşklar gibi, onları unutmazsak yaşayamayız. Neyse, uzun uzun konuşuruz bunları.&lt;br /&gt;Özlettin be Zobo kendini!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7730635189649469959?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7730635189649469959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7730635189649469959' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7730635189649469959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7730635189649469959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/ozlemisim-seni.html' title='Özlemişim Seni'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SvezoVf4P9I/AAAAAAAAAUo/S15io6MZa8I/s72-c/zobo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-977610790204861576</id><published>2009-11-02T16:27:00.003+02:00</published><updated>2009-11-02T16:32:01.378+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diğer'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Palindroma gel!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Su7tJaeiCMI/AAAAAAAAAUY/O2zHnLsCY9o/s1600-h/palindrom.png"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 286px; DISPLAY: block; HEIGHT: 236px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399513749245790402" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Su7tJaeiCMI/AAAAAAAAAUY/O2zHnLsCY9o/s400/palindrom.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kiniş:&lt;/strong&gt; Marangozlukta tahta üzerine boydan boya açılan, kesiti kare veya dikdörtgen biçiminde kanal.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şinik:&lt;/strong&gt; Tahıl için kullanılan, sekiz kiloluk ölçek.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nalan:&lt;/strong&gt; İnleyici, inleyen.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İdari:&lt;/strong&gt; Yönetimsel.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İradi:&lt;/strong&gt; İstençli.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-977610790204861576?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/977610790204861576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=977610790204861576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/977610790204861576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/977610790204861576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/11/palindroma-gel.html' title='Palindroma gel!'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Su7tJaeiCMI/AAAAAAAAAUY/O2zHnLsCY9o/s72-c/palindrom.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2604078125961069071</id><published>2009-10-30T16:28:00.004+02:00</published><updated>2009-10-30T16:40:30.081+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diğer'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Valla Billa Ben Buldum!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sur61U_CstI/AAAAAAAAAUQ/UAWkrS7o2CQ/s1600-h/250px-Palindrom_TENET_svg.png"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5398402897430098642" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sur61U_CstI/AAAAAAAAAUQ/UAWkrS7o2CQ/s200/250px-Palindrom_TENET_svg.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:courier new;font-size:180%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:courier new;font-size:180%;"&gt;S A &lt;strong&gt;K &lt;/strong&gt;A T&lt;br /&gt;A R &lt;strong&gt;A&lt;/strong&gt; L A&lt;br /&gt;K A &lt;strong&gt;Y&lt;/strong&gt; A K&lt;br /&gt;A L &lt;strong&gt;A&lt;/strong&gt; R A&lt;br /&gt;T A &lt;strong&gt;K&lt;/strong&gt; A S&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2604078125961069071?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2604078125961069071/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2604078125961069071' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2604078125961069071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2604078125961069071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/valla-billa-ben-buldum.html' title='Valla Billa Ben Buldum!'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sur61U_CstI/AAAAAAAAAUQ/UAWkrS7o2CQ/s72-c/250px-Palindrom_TENET_svg.png' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-791225826724016117</id><published>2009-10-25T02:11:00.005+03:00</published><updated>2009-10-25T10:14:30.060+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Wildsawildwestsewestulan!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SuQI3N5PFRI/AAAAAAAAAUI/ii4R8VCZeuc/s1600-h/legends_of_the_wild_wild_west.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 254px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5396447998212248850" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SuQI3N5PFRI/AAAAAAAAAUI/ii4R8VCZeuc/s400/legends_of_the_wild_wild_west.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;wildsawildwestsewest.gen.gr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben acı çekmiyor muyum sanıyorsun?&lt;br /&gt;Tayfun için kurduğum dünya başıma yıkılmadı mı sanıyorsun.&lt;br /&gt;Dünya başıma yıkıldı benim.&lt;br /&gt;Şimdi beni sevmediğine göre doğacak olan aşkımızın çocuğu olmayacak öyle mi?&lt;br /&gt;Garip telefonlar alıyormuş gibi yap, evet çok güzel, böyle hüzünlü müyüz mutlu muyuz, modern miyiz geleneksel mi belli değilmiş gibi tamam mi, evet aynen böyle göreyim sizi.&lt;br /&gt;Başımız sağolsun demeye geldim.&lt;br /&gt;Bütün teselliyi onda buluyordunuz.&lt;br /&gt;Ama hepsi geçecek biliyorum.&lt;br /&gt;Yoksa her ölüm insan için...&lt;br /&gt;Sizin için birşeyler yapabilir miyim?&lt;br /&gt;Konuşmayın benimle, lütfen yalnız bırakın, lütfen...&lt;br /&gt;Bir dakika burası olmadı baştan alıyoruz.&lt;br /&gt;Ben acı çekmiyor muyum sanıyorsun?&lt;br /&gt;Tayfun için kurduğum dünya başıma yıkılmadı mı sanıyorsun.&lt;br /&gt;Dünya başıma yıkıldı benim.&lt;br /&gt;Şimdi beni sevmediğine göre doğacak olan aşkımızın çocuğu olmayacak öyle mi?&lt;br /&gt;Evet bu daha iyi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlayan bir Türkan Şoray kadar gerçeksin şu an benim için.&lt;br /&gt;Yok burayı çıkaralım. Saçma kaçabilir...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-791225826724016117?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/791225826724016117/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=791225826724016117' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/791225826724016117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/791225826724016117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/yaw-gina-me-wild-wild-west-olduk.html' title='Wildsawildwestsewestulan!'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SuQI3N5PFRI/AAAAAAAAAUI/ii4R8VCZeuc/s72-c/legends_of_the_wild_wild_west.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6057878869228727279</id><published>2009-10-23T11:34:00.005+03:00</published><updated>2009-10-23T11:53:53.161+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Adamın biri bu ne simdi la olmus</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SuFuuzJXp0I/AAAAAAAAAUA/BQZIZBtEWVg/s1600-h/adamin+biri.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5395715578849109826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 276px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SuFuuzJXp0I/AAAAAAAAAUA/BQZIZBtEWVg/s400/adamin+biri.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;adaminbiribirduyurugormussevinmis.edu.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitmisbirazdolasmisbumuyduyanibek&lt;br /&gt;&lt;div&gt;lediginalistesimdineoldugibiseylergelm&lt;/div&gt;&lt;div&gt;isaklinasonraokulagitmisvesevinmekici&lt;/div&gt;&lt;div&gt;naslindaerkenoldugunugormushalainsa&lt;/div&gt;&lt;div&gt;nlardabazikriterleraranabilirmisfalanfil&lt;/div&gt;&lt;div&gt;anyanihicbirseykesindegiladrenalinazab&lt;/div&gt;&lt;div&gt;isurmeyedevamediyorguzelalismistikza&lt;/div&gt;&lt;div&gt;tenbirdensudancikmisbaligadonmekten&lt;/div&gt;&lt;div&gt;sehafifdozluheyecanvegotolumsaldeney&lt;/div&gt;&lt;div&gt;imlergecissurecinesagliklibirentegrasyo&lt;/div&gt;&lt;div&gt;nimkanıverebilir...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;*2457 Sayılı Kanunun 50/d maddesi uyarınca, Öğretim Yardımcısı kadrolarından birine atanan lisansüstü öğrencilerinden doktoralarını tamamlamış olanların "Lisansüstü Öğrenim Görenlerden Öğretim Yardımcı Kadrolarına Atanacakların Hak ve Yükümlülükleri ile Tıpta Uzmanlık Öğrencilerinin Giriş Sınavları Hakkında Yönetmelik"in, 10. maddesi uyarınca, hizmetlerine ihtiyaç görülenlerin, Bölüm Kurullarının ve Fakülte Yönetim Kurullarının olumlu görüşü üzerine Üniversite Yönetim Kurulu Kararı aranmaksızın Rektör onayı ile 2547 Sayılı Kanun'un 2880 Kanunla Değişik 33. maddesi uyarınca, Öğretim Yardımcısı olarak atanmalarının uygun olduğuna Üniversite Yönetim Kurulunun 22.10 2009 günlü, 840 sayılı toplantısında karar verilmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6057878869228727279?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6057878869228727279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6057878869228727279' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6057878869228727279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6057878869228727279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/adamn-biri-bu-ne-simdi-la-olmus.html' title='Adamın biri bu ne simdi la olmus'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SuFuuzJXp0I/AAAAAAAAAUA/BQZIZBtEWVg/s72-c/adamin+biri.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4690021578381351349</id><published>2009-10-19T07:57:00.009+03:00</published><updated>2009-10-23T11:58:36.444+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lipsos Buğulama - 6</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Stv0FPepLsI/AAAAAAAAAT4/FKCOYksLsWY/s1600-h/karides.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5394173349597884098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 291px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Stv0FPepLsI/AAAAAAAAAT4/FKCOYksLsWY/s400/karides.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eğer bir konuda davacı olmaya karar verdiyseniz bu kadar sürede işinizi hallettiğinize şükretmelisiniz. İnsanlar size kızgındır. Tabii bu iş karakolla da sınırlı değil. Polisler kadar hâkimler de, hatta garip bir şekilde avukatlarınız bile size suçluymuş gibi davranırlar. Mutlaka bir şeyi atlamış ya da yanlış yapmışsınızdır. Ne kadar çok şeyi doğru yaptığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan o atlamış olduğunuz minik noktadır. Bir hata her şeyi berbat etmiş, bu kadar insanı, gecenin bu vaktinde bu kadar saat uğraştırmış ve belki de başka insanları aylarca meşgul edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olabilirdi acaba o küçük hata? Sercan camı açmasa tüm bunlar olmayacaktı mesela. Ona bakarsan, Taksim’e çıkmasaydım onunla hiç buluşmamış olurdum. Kremayı yakmasam belki de çıkmazdım zaten. Hele kız kardeşim gelse hiç çıkmazdım. Nereden gördüm o lipsosları bugün! Suçluyu bulmuştum: Tabii ki lipsos buğulama!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Üniversite yıllarında birkaç eyleme katılmışlığım, coplardan kaçıp, biber gazı yemişliğim olduğundan polislere pek fazla sempati besleyen biri değilimdir. Yani geçen haftaya kadar değildim. Yaşadığım bu olayların, polisler hakkımdaki fikirlerimi ciddi bir biçimde sarstığını kabul etmeliyim. Düşünün ki, bir ihbar alınıyor. Beş dakika içinde olay yerine varılıyor. Hırsız, neredeyse daha eve girer girmez kıskıvrak (ne demekse) yakalanıyor. Üstelik ev sahibi tüm bunlar olurken mışıl mışıl uyuyor. Teslim etmek gerekir ki, mükemmel bir iş çıkarıyorlar. Komşumun da hakkı ödenmez, o ayrı. Bir şey daha: ‘L İ P S O S’ kelimesinin harfleriyle ‘POLİS’ yazılabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah işe gelirken, balık pazarından geçtim. ‘K A R İ D E S’lere gözüm takılmadı dersem yalan söylemiş olurum. Aslında akşama güzel bir karides güveç yapsam, millet parmaklarını yer. Tereyağlı şöyle… Ama bu sefer içmek yok! Belki, sadece, o da hazırlık aşamalarını şenlendirmek için, bir kadeh! &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;En fazla iki…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;= SON =&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4690021578381351349?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4690021578381351349/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4690021578381351349' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4690021578381351349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4690021578381351349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsos-bugulama-6.html' title='Lipsos Buğulama - 6'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Stv0FPepLsI/AAAAAAAAAT4/FKCOYksLsWY/s72-c/karides.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8980107588991096809</id><published>2009-10-16T22:43:00.003+03:00</published><updated>2009-10-16T22:58:59.125+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Lipsosları buğuladım dipsesleri uğurladım</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StjPftVs6JI/AAAAAAAAATg/BsUCW3MMLx0/s1600-h/radikal+wind+21.6.2008.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5393288697429682322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 258px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StjPftVs6JI/AAAAAAAAATg/BsUCW3MMLx0/s400/radikal+wind+21.6.2008.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Figure 4: Türkiye'de verilen gazlar ve deja vu kurumu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Benbirgaripnefesalanbirveririmbiralırımyaşadıkçaçözülürümuyudukçacanlanırımbugünartıkdünolacakdüngibihepkülolacaksanmasakınaldanırımhemgörürümhemtanırım.net&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Selam, iyi cumalar, sizlerle tüm açıklığıyla duygularımı paylaşmak isterim:&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;İmdi,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;The value of fuzzy synthetic extent for the degree of possibility of are defined, respectively, as&lt;br /&gt;... (12)&lt;br /&gt;In our case, n=m since a comparison matrix for criteria always has to be a square matrix.&lt;br /&gt;... (13)&lt;br /&gt;When ... exists such ... that ... and , ... is obtained. Since ... and ... are convex fuzzy numbers, the following principle of the comparison of fuzzy numbers is applied:&lt;br /&gt;... (14)&lt;br /&gt;and&lt;br /&gt;... (15)&lt;br /&gt;where d is the ordinate of the highest intersection point D between ...sen... and ...ben.... When ... and ..., the following equation for the ordinate of the point D is given as (see Fig. 4);&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;... (16).&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8980107588991096809?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8980107588991096809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8980107588991096809' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8980107588991096809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8980107588991096809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsoslar-buguladm-dipsesleri-ugurladm.html' title='Lipsosları buğuladım dipsesleri uğurladım'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StjPftVs6JI/AAAAAAAAATg/BsUCW3MMLx0/s72-c/radikal+wind+21.6.2008.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-5160968839785808268</id><published>2009-10-15T02:11:00.010+03:00</published><updated>2009-10-15T02:32:03.246+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Acep "mücadele" yerine "hayal kırıklığı" yassam daha mı kuul dururdu, neyse artık...</title><content type='html'>Birdenaklımageldi.co.uk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StZdWr2f_OI/AAAAAAAAATY/937mks7p8hY/s1600-h/yaw+get+deli+min+nen.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5392600248132566242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 162px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StZdWr2f_OI/AAAAAAAAATY/937mks7p8hY/s200/yaw+get+deli+min+nen.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Güzel kızlar,&lt;br /&gt;Yakışıklılar,&lt;br /&gt;En zekiler,&lt;br /&gt;Acayip güçlü olanlar,&lt;br /&gt;Çalışkanlar,&lt;br /&gt;Bir türlü yenilemeyenler,&lt;br /&gt;Şeytan tüyü olanlar,&lt;br /&gt;Hep dediği çıkanlar,&lt;br /&gt;Baya'bi yaratıcı olanlar,&lt;br /&gt;Cezbedenler (adamı cayır cayır yakanlar),&lt;br /&gt;Zenginler,&lt;br /&gt;Fit görünüp, düzenli gelir sahibi olup, zamanında evlenip, kariyerini doğrultup, sinema-tiyatro-edebiyattan geri kalmayanlar (vay be helal be bebişim),&lt;br /&gt;Dübürcaazından bal damlayanlar,&lt;br /&gt;Duble pasaportlular,&lt;br /&gt;Paşazadeler,&lt;br /&gt;ve diğer kafasında bi'yerlere gelenler,&lt;br /&gt;Rahat olun;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta hepinize yetecek kadar mücadele var (Daaaaan!, no'oldu olom?)...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-5160968839785808268?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/5160968839785808268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=5160968839785808268' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5160968839785808268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5160968839785808268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/acep-mucadele-yerine-hayal-krklg-yassam.html' title='Acep &quot;mücadele&quot; yerine &quot;hayal kırıklığı&quot; yassam daha mı kuul dururdu, neyse artık...'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StZdWr2f_OI/AAAAAAAAATY/937mks7p8hY/s72-c/yaw+get+deli+min+nen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8965240474733949450</id><published>2009-10-12T08:54:00.004+03:00</published><updated>2009-10-12T12:04:22.933+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lipsos Buğulama - 5</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StLE-uTaMjI/AAAAAAAAATQ/_C4Jfrv1gFE/s1600-h/lipsos.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391588285776278066" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 120px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StLE-uTaMjI/AAAAAAAAATQ/_C4Jfrv1gFE/s200/lipsos.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Buradan sonrasını eşim şöyle anlatıyor: “Zil çaldı. Baktım sen yanımdasın. Bir iki dürttüm uyanmıyosun. Saat üç. Kalktım kapıyı açmaya gittim. Karşıdan da bir adam kapıya doğru geldi. Ben sizin arkadaşınız sandım. Gene birini bulup getirmişler dedim içimden. Kapıyı beraber açtık. Karşımızda bir araba polis. En öndeki hızla ‘hanfendi bu adamı tanıyo musunuz?’ diye sordu. Ben de yanımdaki adama iyice bi bakıp ‘hayır’ dedim ‘tanımıyorum’. O anda beş altı polis eve dalıp, adamın üzerine çullandılar. Aklım çıkıyodu. Meğerse adam hırsızmış. Üzerinden senin nüfus cüzdanın çıktı. Adam bütün Sercan’ın, senin falan cüzdanları, telefonları bi yere toplamış. ‘Hanfendi şahitsiniz, eşinizin nüfus cüzdanı üzerinden çıktı’ dediler. Ben de ‘şahidim’ dedim tabi, ne diycem? ‘Davacı mısınız?’ ‘Davacıyım.’ Meğerse hırsızlar iyice azıtmışlar. Eve giriyolarmış. Ev sahibi gibi kapıyı açıp, polisi geri gönderiyolarmış? Ya da mahkemede, ‘çok yorgundum, eve girip uyuyacaktım’ diye ifade veriyolarmış. Hele bi tanesini bi gün yatakta yakalamışlar. Adam yakalanacağını anlayınca, çıkarmış üstünü başını, açmış yatağı, çekmiş üzerine yorganı, uyuyo numarası yapmaya başlamış. ‘Yazık’ diyodu polisler, ‘biz yakalıyoruz onlar sallıyo, biz yakalıyoruz onlar salıyo. Ne yapçaamızı şaşırdık!’”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızımızı Sercan’a bırakıp, ifade vermek için ekip otosuyla karakola gittik. Şoförün alaylı bakışı tabii ki gözümden kaçmadı. Eşim, bir türlü uyanmak bilmediğim için çok kızgındı. Bu kadar içmemeliydim. Beni uyandırabilmek için, yarım saat boyunca, akıllarına gelen her şeyi yapmışlardı. En sonunda polisler, bana bir şeyler koklatılmış olabileceğinden bile şüphelenmeye başlamışlar. Aslında bu ihtimal hâlâ bana çok da imkânsızmış gibi gözükmüyor. Tabii, eşim benim sızdıktan sonra ne hale geldiğimi bildiği için bu ihtimale pek rağbet etmemiş. Hem, madem hırsız eter koklatacakmış, neden Sercan’la ona da koklatmamışmış o zaman? Haklı, ne diyeyim? Yine de… Neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sema, ifadesinde, eşyalarımızın bir araya toplanmış olduğunu, benim nüfus cüzdanımın hırsızın üzerinde bulunduğunu ayrıntılı olarak belirtti. Bense, kendiminkini imzalarken biraz mahcuptum. İfadem, geç saatte arkadaşımla eve gelip yattığım ve uyandığımda evde polislerle karşılaştığım bilgilerinin dışında pek de bir şey içermiyordu. Karakoldan çıkmamız iki saati buldu. Sigara ve çay içmekten başım dönmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8965240474733949450?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8965240474733949450/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8965240474733949450' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8965240474733949450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8965240474733949450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsos-bugulama-5.html' title='Lipsos Buğulama - 5'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StLE-uTaMjI/AAAAAAAAATQ/_C4Jfrv1gFE/s72-c/lipsos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3099428969894929019</id><published>2009-10-10T11:26:00.001+03:00</published><updated>2009-10-10T11:28:30.392+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lipsos Buğulama - 4</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StBFkTPuRgI/AAAAAAAAATI/bs1UGEcuMa0/s1600-h/lipsos.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5390885243906311682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 120px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StBFkTPuRgI/AAAAAAAAATI/bs1UGEcuMa0/s200/lipsos.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Evden çıkarken Sema kızgındı. Zaten içmiştim, bir daha dışarı çıkıp, birkaç saat daha zıkkımlanmanın, oluk oluk para harcamanın, ertesi gün akşama kadar, matah bir şeymiş gibi, insanların yüzüne ejderha gibi alkol kokusu üflemenin âlemi yoktu. Haklıydı. Biliyorduk bunu. Oraya yıllardır giden, sabahlara kadar içen, oluk oluk para harcayan herkes biliyordu. Yine de, gidiyor gidiyor gidiyorduk. Bu hayatta bir şey vardı ki sürekli kaçtığımız, ayık kafayla katlanamadığımız, biz bunu hep yapıyorduk. Az sonra martı çığlıklarının altındaydım. Taksim aynı Taksim’di. İki saat kadar, barlardan dışarı taşan yalnız insanların oluşturduğu gürültücü kalabalığa karıştık.&lt;br /&gt;Çok içmişiz.&lt;br /&gt;Çorba içtiğimizi, ıslak hamburger yediğimizi, en son gündüz açtırmayı başardığımız bir taksiyle bize geldiğimizi hatırlıyorum. Saat iki buçuk civarı olmalıydı. Karşıda oturduğu, en az yarım saat dolmuş sırası bekleyip, daha sonra koltukta sızıp ineceği durağı kaçırmak istemediği için Sercan da bize gelmişti. Ona salonda yer gösterip, çek-yatın altında böyle durumlar için hazır bulundurduğumuz yastıkla pikeyi verdim. Bir iki dakika sonra çoktan uyumuştum.&lt;br /&gt;Hay uyumaz olaydım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığımda tepemde kızım, eşim ve Sercan’ın yanı sıra iki de polis memuru vardı. Saat üç buçuk olmuştu. Bir süre kendime gelmekte güçlük çektim. Kızımın “hele şükür baba yani, uyanabildin!” dediğini, sendeleyerek mutfağa yürüdüğümü, birkaç bardak su içtiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Bundan sonrası ise daha net: İçerisi ana baba günüydü. Kafamı nereye çevirsem polis memurlarıyla karşılaşıyordum. İki polis, kapının ağzına birer sandalye çekmiş, bir yandan (eşimin demlemiş olduğu) çaylarını yudumluyor, bir yandan da neşeli neşeli sohbet ediyorlardı. Salonda, Sercan’ın uyuduğu kanepenin hemen yanındaki pencerenin önünde, olay yeri inceleme ekibinden biri, camlara ve pencere kulplarına bir şeyler sürerken, bir diğeri de bir deftere kendince notlar alıyordu. Aşağıda, binanın girişinin önünde bir ekip otosu beklemekteydi. Orada da çaylar hüpletiliyordu.&lt;br /&gt;Beni gören memurlar, “Ooo Cenk Bey siz uyandınız mı yahu” ya da “efendim sizi bu saatte rahatsız ediyoruz, kusurumuza bakmayın” gibilerden bir iki laf edip, tiye alıyorlardı.&lt;br /&gt;Olay şöyle gelişmiş: Sercan sıcaktan uyuyamamış. Birinci katta oturduğumuzu unutup pencereyi açmış. Beşiktaş’ın hırsızları, açık pencere gördükleri zaman dördüncü kattaki daireleri bile affetmezler. Böyle kolay bir hedefi tabii ki atlamamışlar. En üstte Mert adında motorcu bir komşumuz var. İki yılda bir motosikletinin modelini değiştiren bu eleman, geçenlerde motorunu çaldırmış. Belki biraz da bu yüzden, yeni motorunu aldıktan sonra, pencereden “aşağıda bir enayilik var mı”, diye sık sık kontrol etmeyi alışkanlık edinmiş. O gece de, yatmadan önce aşağıya son bir kez göz atayım demiş. Ne görsün? Üç adam sokakta bir takım işler çeviriyor. Birisi pencereden bizim eve tırmanmaya çalışırken, diğeri de aşağıdan ona omuz veriyor; üçüncü eleman ise sokağın başında erketeye yatmış durumda, yokuşun iki yanını kolaçan ediyor. Bizim arkadaş hemen telefona sarılmış. Adam içeri girdikten beş dakika sonra, polisler yetişmişler. Erketeci sıvışmış. Aşağıdaki elemanı yakalayıp, bizim zile basmışlar.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3099428969894929019?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3099428969894929019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3099428969894929019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3099428969894929019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3099428969894929019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsos-bugulama-4.html' title='Lipsos Buğulama - 4'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/StBFkTPuRgI/AAAAAAAAATI/bs1UGEcuMa0/s72-c/lipsos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6241505888390285591</id><published>2009-10-07T13:57:00.002+03:00</published><updated>2009-10-07T14:10:37.720+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lipsos Buğulama - 3</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Ssx0YGOod9I/AAAAAAAAATA/DlYIfdEGGsg/s1600-h/lipsos.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389810811393308626" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 120px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Ssx0YGOod9I/AAAAAAAAATA/DlYIfdEGGsg/s200/lipsos.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Buğulamam fazla rağbet görmedi. Kızım (kendileri gelecek ay beş yaşına basacaklar), suyundan birkaç kaşık alıp bıraktı. Ancak uzun müzakereler sonunda etlerinden birkaç parça yemeyi kabul etti. Ne ki, o da, tabağının değiştirilmesi koşuluyla. Eşim -bu arada henüz sizleri tanıştırmadım değil mi? İsmi Sema’dır- üzülmemem için balığını bitirmeye gayret gösterdi. Kabul etmek gerekirse, kaynamış krema, çorbayı (lipsos buğulama kimi yorumcular tarafından çorba sınıflamasına da dâhil edilebiliyor) bir hayli ağırlaştırmıştı. Yine de pes etmedim. Keyfimi bozmamaya çalışarak, sabırla tüm balığı süpürdüm.&lt;br /&gt;Bilenler bilir: Tek başına içmek hüzünlüdür.&lt;br /&gt;Sofrayı toplarken canım sıkkındı. O kadar emek ve masraf boşa gitmiş, kimseyi memnun edememiştim.&lt;br /&gt;Mutfağı derleyip, toparlamam yarım saat aldı. “Son” bir duble daha alıp bilgisayarın başına geçtim. Sigarayı bırakalı dört yıl olmuştu. Yine de, arada sırada, o da efkârlıysam, yemeğin üzerine bir adet keyif sigarası yakıyordum. Haziran sıcağı bunaltıcıydı. Evimize klima taktırma kararı alalı altı yıl olmasına rağmen, kararımızı henüz somut bir sonuca ulaştıramamıştık. Belki de bu sebeple sigara keyfim fazla uzun sürmedi. Çektiğim ikinci nefesle birlikte, yediğim lipsosların, solungaçlarını açarak midemde yüzmeye başladıkları, kendilerine bir çıkış yolu aradıkları hissine kapıldım. Bu histen kurtulabilmek için ise, tuvalette, klozetin içindeki suretime bakarak, acı dolu bir çeyrek saat geçirmek zorunda kaldım. Midem bir ölçüde rahatlamış olsa da, sinirlerim harap olmuştu. Nereden çıkarmıştım ki bu lipsos projesini?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sercan arayıp, Taksim’e çıkmayı teklif ettiğinde, yorgun, üzgün, sarhoş bir vaziyetteydim. Üzüntümün gerçek sebebi tabii ki lipsos buğulama hezimeti değildi. Aylardır içinde bulunduğum çalışma temposu beni fena hâlde bunaltmıştı. Bütün gün okulda çalıştığım, anabilim dalındaki öğretim üyelerinin bitmek tükenmek bilmeyen isteklerini yerine getirdiğim yetmiyormuş gibi, geceleri de, doktora tezim üzerinde çalışıyordum. Üstelik çalıştığım bölümde kalabilmek için saygın bir dergide en az bir makale yayınlamayı başarmam gerekiyordu.  Otuz puana ihtiyacım vardı. İlgi duyduğum konularla ilgilenmiyor, bildiri ve makalelerle, bir şekilde, bu otuz puanı toplamaya çalışıyordum. Herkes böyleydi. Süper Mario gibi hopluyor, zıplıyor, puan toplamaya çalışıyorduk: Tam metin yurt içi bildiri, hop, iki puan. İndeksli makale, zıp, adam başı altışar puan. Uluslar arası özet bildiri mi yazdık? Üçer puan cepte. Bilimsel merak yok. Araştırma isteği yok. Ne kadar puan getirecek bu iş, tüm merakımız bu. İşin üzücü tarafı, hiçbir şeye yetişemiyordum. Fazla zamanım kalmamıştı. Okulla ilişiğimin kesilmesinden korkuyordum.&lt;br /&gt;Sercan’ın teklifini tereddütsüz kabul ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6241505888390285591?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6241505888390285591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6241505888390285591' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6241505888390285591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6241505888390285591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsos-bugulama-3.html' title='Lipsos Buğulama - 3'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Ssx0YGOod9I/AAAAAAAAATA/DlYIfdEGGsg/s72-c/lipsos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6456129186371218390</id><published>2009-10-06T10:31:00.004+03:00</published><updated>2009-10-06T10:42:00.473+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>Ankara Sıyırsal Terk</title><content type='html'>İnsan sıyırsallaşmayagörsün, sevmediklerini sevesi sevdiklerine terso gidesi geliyo.gov.tr.&lt;br /&gt;Yine koşturmaya başladık, hayırlısı. Düştük yine bir şeylerin peşine.&lt;br /&gt;Yeni konular, yeni insanlar, yeni eküriler.&lt;br /&gt;Halbuki ne işim olurdu benim katı atık yönetimiyle, ağaçlandırma projeleriyle, ya da rüzgar enerjisi pantasyonlarıyla.&lt;br /&gt;Electre'den, Topsis'ten, AHP'den, Promethee'den bahsetmiyorum bile.&lt;br /&gt;Bütün dertler beni bekler yatağımın başucunda be cango.&lt;br /&gt;Ah be cango, sorma.&lt;br /&gt;We compared the possible alternatives of solid waste disposal and found that the RDF combustion is the best alternative for Istanbul. Four alternative places were compared and Çatalca was selected for RDF combustion plantation.&lt;br /&gt;Yok yaw, iyiymiş, ben de gireyim bu işe!&lt;br /&gt;Ne işine? CEvap: Katık atık!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6456129186371218390?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6456129186371218390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6456129186371218390' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6456129186371218390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6456129186371218390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/ankara-syrsal-terk.html' title='Ankara Sıyırsal Terk'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4223361598082555460</id><published>2009-10-05T07:48:00.010+03:00</published><updated>2009-10-05T08:34:40.380+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lipsos Buğulama - 2</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Ssl67efhT3I/AAAAAAAAAS4/dDcEFcYweg8/s1600-h/lipsos.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388973591341649778" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 192px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Ssl67efhT3I/AAAAAAAAAS4/dDcEFcYweg8/s320/lipsos.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Birkaç saat sonra buğulama projemi hayata geçirmeye hazırdım. Köy içine yürüdüm. Seçim telaşıyla apar topar yıkılıp, “heavy metal uzay hamamı” tarzında yeniden inşa edilen balık pazarındaki bir tezgâhtan iki adet orta boy lipsos seçtim. Beşiktaş çarşısındaki çeşitli dükkânlardan krema, taze soğan, nane, marul, domates, ekmek ve rakı edindim. Artık lipsos keyfi ile aramda tek engel kalmıştı: Önümde uzanan zorlu yokuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beş dakika sonra evdeydim. Kız kardeşim uluslararası bir festival kapsamındaki bir filme bileti olduğu gerekçesiyle yemek davetimi nazikçe geri çevirdi. Lipsosları almadan önce onu tekrar aramadığım için kendime kızdım. Bu kadar çok balığı kim yiyecekti şimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moral bozmaya gerek yoktu. Rakıyı açtım. Sağlam bir duble doldurdum kendime. İkişer buz attım kadehlere. Evet, artık çorba işine girişebilirdim. Tarif basitti. Starbucks’tan çıkmadan önce, yandaki Burger King’in kablosuz ağından faydalanarak, Google’da yaptığım taramada karşıma çıkan onlarca tarif arasından seçmiştim. İki ölçütüm vardı: Malzeme azlığı ve hazırlama kolaylığı. Çorbanın hazırlanışı, benim gibi mühendis kökenli bir robo-kazma tarafından bile anlaşılabilecek kadar açık anlatılmalıydı. Önce balıkları haşladım. Daha sonra yemeğin suyunu süzdüm. Başka bir tencerede de bir çorba kaşığı kadar beyaz unu yağda kavurdum. Zeytinyağı önerilmesine rağmen ben tereyağı kullandım. Unların topak topak olmaması önemliydi. Daha sonra rendelenmiş domatesleri kavrulmuş unun üzerine ekledim. Tarif, çalışma odasındaki bilgisayarda, açık vaziyetteydi. Arada bir odaya gidiyor, bakıp mutfağa geri dönüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey yolunda gidiyordu. Buzlu rakım yanımda, keyfim yerindeydi. Süzdüğüm suyla kremayı tencereye boşaltıp, karışımı kaynamaya bıraktım. Diğer taraftan, haşladığım balıkları ayıklamaya başladım. Son olarak, emin olmak için, ayıkladığım etleri çorbanın içine eklemeden önce, çalışma odasına gidip, ekrana bir defa daha göz attım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat o ne? Bir hata yapmıştım! Krema buğulamaya en son eklenmesi gereken malzemeydi. Oysa ben, on beş dakikadır kremalı karışımı kısık ateşte kaynatıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4223361598082555460?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4223361598082555460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4223361598082555460' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4223361598082555460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4223361598082555460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsos-bugulama-2.html' title='Lipsos Buğulama - 2'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Ssl67efhT3I/AAAAAAAAAS4/dDcEFcYweg8/s72-c/lipsos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6600831895229656249</id><published>2009-10-02T08:10:00.002+03:00</published><updated>2009-10-02T08:13:15.442+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lipsos Buğulama - 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SsWLii3y56I/AAAAAAAAASo/GFHyb1ZGOcs/s1600-h/lipsos.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5387865954811307938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SsWLii3y56I/AAAAAAAAASo/GFHyb1ZGOcs/s400/lipsos.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Geçen hafta bugün, Beşiktaş’ta yürürken, balıkçı tezgâhlarında dizi dizi lipsosları görünce bizimkilere bir lipsos buğulama yapma kararı aldım. Bildiğimden değil. Bir kere Bozcaada’da bir lokantada yemiştim. Tadı damağımda kalmıştı. Karım, kızım, kız kardeşim… Hepsi balıksever ruhlar! İyi bir tarif bulabilirsem pekâlâ ben de yapabilirim diye düşündüm. Artık internette her şey var. Bir yemeğin ismini yazıyorsunuz, en az on farklı tarif önünüzde. Zor olan bilgiyi bulmak değil, seçmek. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çalışmaktan sıkıldım. Çok fazla belirsizlik var hayatımda. Herkesin hayatı gibi bir hayatım var yani. Çalış, çalış, çalış: İşler bitmiyor. Önümdeki birkaç ay boyunca da hiç bitmeyecek gibi. Küçük teneffüslere ihtiyacım var. Lipsos buğulama iyi bir fırsat olabilir. Kız kardeşimi aradım. Telefonu çekmiyor ya da kapalı. Aslında bir arkadaş söyledi: Siz bir numarayı tuşlar tuşlamaz hemen “aradığınız kişiye ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar …” mesajı devreye giriyorsa bu, telefonun gerçekten kapalı olduğu anlamına geliyormuş. Öte yandan, aradığımız kişi metro ya da bir binanın bodrumu gibi cep telefonlarının kola kolay çekmediği bir yerde ise, mesajın devreye girmesi en az beş on saniye alıyormuş. Yani bu bilgiyle, arayıp da ulaşamadığımız insanların, telefonlarını bilerek ve isteyerek mi kapattıklarının, yoksa gerçekten kapsama alanı dışında bir noktada mı olduklarının sağlamasını yapabiliriz. Paranoyakların dikkatine…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Neyse efendim, kız kardeşimin telefonu kapalıydı. Muhtemelen şarjı bitmişti. Bu durum planımı sekteye uğratmak için yeterli bir gerekçe sayılmazdı. Keyifle Barbaros Bulvarı üzerindeki Starbucks Cafe’ye doğru yürüdüm. Akşam için güzel bir planım olduğuna göre, üç dört saat keyifle çalışabilirdim. Sonunda hoş bir şey olmayınca çalışırken yoğunlaşamıyorum. Evliyim, bir çocuğum var. Otuz üç yaşımda olmama rağmen düzenli olarak ders çalışmak zorundayım. Kendi tercihim. Halimden memnunum! Tabii ki değilim! Neyse, bu konuda lütfen fazla soru sormayın! Evde ders çalışamıyorum. Çalışmak için kendime mekânlar bulmak zorundayım. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6600831895229656249?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6600831895229656249/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6600831895229656249' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6600831895229656249'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6600831895229656249'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/10/lipsos-bugulama-1.html' title='Lipsos Buğulama - 1'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SsWLii3y56I/AAAAAAAAASo/GFHyb1ZGOcs/s72-c/lipsos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-456330123762308693</id><published>2009-09-29T01:47:00.008+03:00</published><updated>2009-09-29T01:57:11.752+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Zil - 4</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SsE-c2I_7_I/AAAAAAAAASY/re-P3KhbdC4/s1600-h/zil+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5386655294602342386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SsE-c2I_7_I/AAAAAAAAASY/re-P3KhbdC4/s320/zil+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Olayın öğrenilmesi Reşat’ın sonu olurdu. Dershaneden, hatta okuldan bile atılabilirdi. İşin kötüsü kızcağızın kalbi kırılmıştı. Pis bir işe kalkışmış, başladığı işi yüzüne gözüne bulaştırmış, genç bir kızın duygularıyla oynamıştı. Kuş bakışı kabataslak durum buydu: Tertemiz bir genç kıza sarkıntılık! Yok artık! O kadar da değildi canım, hoşlanıyordu Belma’dan. Hatta çok seviyordu onu. Evet, deliler gibi âşıktı. Birlikte olmalıydılar. Ne vardı yani? Hep bunu düşlemişti. Birsen’le Selime de tatlı kızlardı. Onlar da gülücükler saçıyorlardı Reşat’a. Hatta geçen gün, Birsen gelmiş, “ne olacak bizim durumumuz,” demişti. “Hangi durumumuz,” deyip, anlamazdan gelmişti Reşat. Neden? Çünkü hep Belma’yı istemişti. Başından beri böyleydi bu. Yerinden kalktı. Bir an önce bulmalıydı onu. İlanı aşk etmeye gidiyordu. Gerekirse lise bittikten sonra evlenirlerdi. Reşat hem okuyacak, hem de çalışıp, evine bakacaktı.&lt;br /&gt;Kantine girdiğinde, Belma’yı az önce çay içtikleri yerde oturur halde buldu. Yüzünü, önündeki masaya yasladığı kollarının üzerine kapatmıştı. Sınıfın handiyse tüm kızları etrafına toplanmıştı. Belli ki, henüz kimseye bir şey söylememişti. Merakla birbirlerine bakan kızların gözleri sorularla doluydu: Ne oldu, neden böyle üzgün bu kız, hasta mı, ağlıyor mu yoksa. Okuldaki sıra arkadaşı elini Belma’nın omzuna koymuş, bir yandan onu teselli etmeye, bir yandan da ağzından laf almaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;Kalabalık can sıkıcıydı. Olaylar istemediği bir noktaya doğru gidebilirdi. Onunla konuşmak, “hayatımın kadını ol!” demek için hiç de uygun bir zaman değildi. Hem ne yapıyordu bu kız? Başından beri amacı onu küçük düşürmek, üstünlüğünü kabul ettirmek miydi yoksa? Kaçmak, eve gitmek, kaybolmak istedi.&lt;br /&gt;Kantinden çıktı, sınıfa dönüp teneffüsün bitmesini beklemeye başladı. Aynı yere oturmuştu. Yine yanına oturur muydu ki? Teneffüs bitmek bilmiyordu. Saate bakmak için başını kaldırdığında, Ayşe ile Nilüfer’in sessizce, sanki ona hükmedercesine baktığını gördü. Sınıfın kapısındaydılar. Reşat’la göz göze gelince kayboldular. Bu hiç de iyiye işaret değildi. İnanamıyordu. Daha olayın üzerinden yarım saat bile geçmemişti. Olamazdı böyle bir şey. Hızla kantine gitti. Kantine girmesiyle, tüm gözlerin ona dönmesi bir oldu. Belma’nın oturduğu masaya doğru birkaç adım atmıştı ki zil çaldı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Zil çalıyordı. Ne var ki, herkes ona bakmaya devam ediyordu. Durdu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Zil, uzun uzun çaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;= SON =&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-456330123762308693?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/456330123762308693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=456330123762308693' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/456330123762308693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/456330123762308693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/zil-4.html' title='Zil - 4'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SsE-c2I_7_I/AAAAAAAAASY/re-P3KhbdC4/s72-c/zil+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7669956590491760489</id><published>2009-09-24T21:53:00.003+03:00</published><updated>2009-09-24T21:58:37.439+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Zil - 3</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrvAph4j9YI/AAAAAAAAASQ/rjszszstWxo/s1600-h/zil+3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385109599154337154" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrvAph4j9YI/AAAAAAAAASQ/rjszszstWxo/s200/zil+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;‘Reşat! Sen misin?’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belma’nın bacağından beş küçük serçe havalandı. Beş titrek konuk… Oraya konmaları neredeyse iki ders, bir de teneffüs almıştı. Havalanmaları ise iki saniye. Bembeyaz olmuştu Reşat. Hiçbir şey söyleyemedi. Ne diyebilirdi ki? Yer yarılsa da içine girseydi. Bir önündeki deftere, bir tahtaya bakıyor; Belma’nın yanından kalkmak, kuş olup sınıfın penceresinden uçmak, bir daha hiç dönmemek istiyordu. Ne yapmıştı? Sınıftakiler, şu öndeki kızlar, Çumralı, hocalar, okuldakiler duysa ne yapardı? Ölseydi daha iyiydi. Bir dakika öncesi ne kadar uzaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Fen Lisesi&lt;/em&gt;. &lt;em&gt;Başlarım Fen Lisesi’ne! Gitsem ne, gitmesem ne? Allah’ım ne yaptım ben? Zeynep ile Belma bir mi? Allah belanı versin Ziya. Anlatıp anlatıp duruyorsun. Susmak bilmiyorsun. Sabahtan beri beynimi yedin! Hiç bakmıyor yüzüme. Çok kızgın. Özür dilesem, affet beni desem. Salak gibi bembeyaz oldum. Reşat sen misin? Hayır, ben değilim. Şu silgiyi versene. Bu kadar basit yani. Artık çok geç. Alırım ben gönlünü. Alabilir miyim ki? Bakmıyor bile yüzüme. Of, ne yaptım yahu ben. Bu iş büyüyecek gibi. Ne kadar kararlı bakıyor. Tabii, o benim bildiğim kızlardan değil. Bu bakış o bakış. Eyvah ki ne eyvah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;Reşat özür dilemeye, Belma’nın gönlünü almaya çalıştı. Yüzüne bile bakmıyordu sıra arkadaşı. Gözlerini tahtada bir noktaya dikmiş, Reşat’ın söylediklerine tepki vermeden, yumuşamak bilmez bir katılıkla dersin bitmesini bekliyordu. Biraz önce gülücükler saçan, türküler söyleyen kız neredeydi şimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dakika geçmeden günün son teneffüsünün zili çaldı. Belma hızla ayağa kalktı, bir şey söylemeden, sert adımlarla sınıftan çıktı. Reşat olduğu yerde kalakalmıştı. Ne olacaktı şimdi? Hiçbir şey düşünemiyordu. Önce peşinden gidecek oldu, sonra dönüp yerine oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7669956590491760489?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7669956590491760489/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7669956590491760489' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7669956590491760489'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7669956590491760489'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/zil-3.html' title='Zil - 3'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrvAph4j9YI/AAAAAAAAASQ/rjszszstWxo/s72-c/zil+3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4052446179829240711</id><published>2009-09-23T02:51:00.002+03:00</published><updated>2009-09-23T02:53:01.911+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Zil -2</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrljVbSpN5I/AAAAAAAAASI/PAFPWYssMLM/s1600-h/zil+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384444049252497298" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrljVbSpN5I/AAAAAAAAASI/PAFPWYssMLM/s200/zil+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;En arka sırada, yan yana oturuyorlardı. Belma duvar kenarında, Reşat koridor tarafındaydı. Heyecandan ölmek üzereydi Reşat. Sol bacağını, Belma’nın sağ bacağına yaslamıştı. Ziya’nın hikâyesi aklından çıkmıyordu. Titreyen sol elini kendi dizine koymuştu. Serçe parmağı belli belirsiz Belma’nın bacağına değiyordu.&lt;br /&gt;Herkes hoşlanıyordu Belma’dan: Mert, Ziya, Çumralı, Apır, dershaneci tayfası, futbol takımındakiler… Kaç kişi bozum olmuştu bugüne kadar. Üst sınıflardan da az adam yoktu kızın peşinde koşan. Aslında birbirlerine açılabilseler, biz çıkıyoruz diyebilseler, bütün bu gerginlik sona erecekti. İstiyor muydu gerçekten böyle bir şeyi? Olsa iyi olurdu herhalde. Bir kız arkadaşı olurdu, fena mı? Hem de ne kız arkadaş. Az havası olmazdı Reşat’ın. Vay be, derlerdi, okulun bir numaralı kızıyla çıkıyor! Yine de Belma’ydı bu, sağı solu belli olmazdı. Belki başkalarına da ona davrandığı gibi davranıyor, ümit veriyordu. Bile bile ya da farkında bile olmadan…&lt;br /&gt;Sağı solu belli olmazdı da madem, o an, orada, neden böyle olmayacak bir işin peşindeydi? Parmağını kendi dizinin üzerine çekti. Saçmalamamalıydı. Kızcağızı üzdüğü yetmiyormuş gibi, kim bilir başına olmadık işler açacak, kimsenin yüzüne bakamayacaktı. Hoşlanmak, sevmek başka, bu iş başkaydı. İnsan sevdiğine böyle şeyler yapar mıydı? Sol bacağını iyice geri çekti. Yapmamalıydı.&lt;br /&gt;Yapmamalıydı yapmasına. Ne ki, isyan ediyordu. İnsan sevdiğine dokunmayı istemez mi? Böyle şeyler sadece kötü kızlara mı yapılırdı yani? Neredeydi hem bu kötü kızlar? Hayatında bir tanesini bile görmemişti. Hepsi iyiydi işte. Bir kızın göğüslerine sadece bir saniye için dokunabilmek için neler vermezdi. Nasıl bir şeydi acaba? Yumuşacıktı besbelli. Ama sıcak mıydı mesela? Hoşa gitmek için sıkmak mı gerekirdi, yoksa hafif hafif dokunmak mı? Suç muydu yani? Bir yıldır bundan başka bir şey düşünemiyordu. Bir o muydu acaba bu işe kafayı takan? Dondurma yiyip gazoz içmek, Meram’da gezmek, sinemaya gitmek, yazın karayollarının kampında kızların önünde kayalardan suya atlamak, Sille’nin arsalarında top oynamak, Doğan Mahallesi’ni herkesin önünde dört sıfır yenmek; bunlar hep çok güzel şeylerdi. Ne var ki, bir kez olsun, parmağının ucuyla da olsa, bir kıza dokunabilmenin yerini tutar mıydı? Kime yapabilirdi ki bunu, Belma dışında kime? Daha yakın biri var mıydı?&lt;br /&gt;Neşe saçıyordu Belma. Defterine yazdığı şeyleri gösteriyor, sorular soruyor, silgisini geri istiyor, aklına bir türkü geliyor, kahkahalar atıyordu. Reşat’a bakarken gözlerinin içi parlıyordu. Bacağını yeniden yaslamıştı Reşat’a. Vallahi de gelip kendi yaslamıştı. Matematik ne güzel şey! Sayılar, formüller, pembe tebeşir… Neden gülüyorsun, aklıma bir türkü geldi de, komik mi, hiiiç, söylesene, söylemem, söyle be, iyi ama şimdi söylesem sana komik gelmez ki, sen söyle, hoca duyar, sen sessiz söyle, olmaz, kulağıma söyle, çek eeeliiiğinii beeliiiimdeeğen, bunun nesi komik, ne bileyim, bunu bizimkiler başka türlü söylüyordu da onu hatırladım, kim sizinkiler, hoca bize bakıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4052446179829240711?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4052446179829240711/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4052446179829240711' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4052446179829240711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4052446179829240711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/zil-2.html' title='Zil -2'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrljVbSpN5I/AAAAAAAAASI/PAFPWYssMLM/s72-c/zil+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-5354704837620036537</id><published>2009-09-18T16:58:00.002+03:00</published><updated>2009-09-18T16:59:07.408+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><title type='text'>Tamambö Ceği</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrOSGS6RhvI/AAAAAAAAASA/oaHy0YQotFM/s1600-h/tamambocegi2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382806616491001586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 308px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrOSGS6RhvI/AAAAAAAAASA/oaHy0YQotFM/s400/tamambocegi2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-5354704837620036537?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/5354704837620036537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=5354704837620036537' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5354704837620036537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5354704837620036537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/tamambo-cegi.html' title='Tamambö Ceği'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrOSGS6RhvI/AAAAAAAAASA/oaHy0YQotFM/s72-c/tamambocegi2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8820557840157705203</id><published>2009-09-16T11:57:00.002+03:00</published><updated>2009-09-16T12:02:26.036+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Zil -1</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrCpkurEDNI/AAAAAAAAAR4/qVppm1pGYSU/s1600-h/zil+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381988003176778962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrCpkurEDNI/AAAAAAAAAR4/qVppm1pGYSU/s400/zil+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Diğerleri gibi bir akşamüstüydü. İki arkadaş okuldan çıkmışlar, birer simit almışlar, Zafer Meydanı’ndaki dershaneye doğru yavaş yavaş yürüyorlardı. ‘Büyük’ sınava altı ay kalmıştı. Koca okulda birkaç parlak öğrenci dışında kimsenin önemsediği yoktu aslında bu sınavı. Dershanelerle velilerin kopardığı yaygarada, kurban her yıl olduğu gibi daha on beş yaşına bile basmamış öğrenciler olmuştu. Hiçbiri niye dershaneye gittiğini, neden teneffüslerde test çözmeye başladığını, hangi sebeple deneme sınavlarına hazırlanmak zorunda olduğunu bilmiyordu. Nasıl olsa, kazansalar bile gitmeyeceklerdi. Reşat da böyleydi. Sabahları aynaya baktığında yüzünde bulduğu leblebi büyüklüğündeki sivilceler, onu, yaklaşan Fen Lisesi sınavından çok daha fazla meşgul ediyordu.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sıkıntılıydılar. Sıkıntı, her yıl Ekim ortalarına doğru okuldaki tüm öğrencilerin içini kaplar; kış bastırmadan en hayat dolu olanların bile ruhlarını ele geçirir; yerleştiği yerde altı ay sessiz sedasız konaklar, bahar yağmurlarının yerini güneşli günlere bırakmasıyla, yaz tatilinin başlamasına topu topu iki üç hafta kala, ertesi sene tekrar gelmek üzere, sanki isteksizce giderdi. Sıkılmamak mümkün müydü? Sabahın sekizinden beri dinledikleri dersler yetmiyormuş gibi, üç matematik dersine daha gireceklerdi. Önceki gün de böyleydi, devrisi gün de böyle olacaktı. Aylardır durum buydu. Cumartesileri bile dershaneye gidiyorlardı. Aylarca da böyle gidecekti. Zaman çabucak geçiverse ne olacaktı ki? İnsanın ertesi günü iple çekebilmesi için bir sebebe, gerçekleşmesini ümit edebileceği bir şeye ihtiyacı vardı. Konya’dan bakınca yaz tatili ne kadar da uzaktaydı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yorulmuştu artık Reşat. Yürümekten değildi yorgunluğu: Sıkılmaksızın konuşuyordu Ziya. Sabahtan beri on kere dinlemişti hikâyeyi: Ziya’nın yatılılardan Zeynep’in bacaklarını nasıl araladığını, sıcak baldırlarını okşarken kızın yanaklarının nasıl kızardığını, ince siyah çorabın ipeksi kayganlığını, sınıfta başkalarının olmasının verdiği heyecanı, ders çalışıyor görüntüsü verebilmek için takındıkları yüz ifadelerinin komikliğini, ağızlarından dökülen cümlelerin anlamsızlığını, bir noktadan sonra başladıkları cümleleri bile nasıl da bitiremez hâle geldiklerini.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Onun aklı Belma’daydı. Her gün değişiyordu tavırları Belma’nın. Bir gün gülümsüyor, şakalar yapıyor, bir şey sorarken omzuna yaslanıyor, derste ona hayran hayran bakarken dalmış da, yakalanınca bir anda çok utanmış gibi numaralar yapıyor; ertesi gün yüzüne bakmıyor, selam bile vermediği gibi konuşunca da tersliyordu. Âşık değildi Reşat. Burası kesindi. Yine de, ele avuca gelmez tavırlarının etkisinden kurtulamıyor, Belma’dan başka hiçbir şey düşünemiyordu. Hoşlanmaktı belki bu duygunun adı. Belma da hoşlanıyor muydu ondan, yoksa oyun mu oynuyordu, işte bundan emin olmak mümkün değildi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dershanenin kantinine vardıklarında içeride büyük bir uğultu vardı. Birer çay alıp düşüncelere daldılar. Reşat, çok geçmeden, Ziya’nın Zeynep’e yaptıklarını Belma’ya yaptığını hayal ederken buldu kendini. Şimdi anlıyordu arkadaşının neden susmak bilmediğini. Düşünmek bile heyecan vericiydi. Az sonra Belma girdi kantine. İster istemez çoraplarına kaydı gözü. İnce çorap giymemişti bugün. Belma’nın gözleri onu arıyordu sanki. Yerinden kalktı, ötesine berisine bakındı, çantasında bir şey arayıp da bulamıyormuşçasına bir of çekti. Tekrar yerine oturduğunda Belma onu görmüştü. O gün iyi günündeydi: Göz göze gelince gülümsedi, sevinçle yanına gelip oturdu.‘Reşat be, bana bir ıhlamur ısmarlasana.’&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8820557840157705203?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8820557840157705203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8820557840157705203' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8820557840157705203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8820557840157705203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/zil-1.html' title='Zil -1'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SrCpkurEDNI/AAAAAAAAAR4/qVppm1pGYSU/s72-c/zil+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1769858278098533684</id><published>2009-09-15T02:28:00.006+03:00</published><updated>2009-09-15T16:31:17.049+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu ne la'/><title type='text'>E.. n'olcak, ayarsız bilinç olur! Olur mu? Olur!!! (Bence...)</title><content type='html'>Biraz sonra ne yazacağımı bilmiyorum.org.tr... İşler yolunda. Güzel maçtı. Yarın bizim oğlan ilkokula başlıyor. Aşk için erken biliyorum ama âşık. İnsanlar seviyor aslında beni. İşin aslı, hepimiz aynı vaziyetteyiz. Hepimiz aynı gemideyiz, beraber batıyoruz hesabı. Sevmeyenimiz de yok mu? Cevap: Çokoğlu salatası. Ersan hücum ribaundunu aldı mı? Yes, bacım: Aldı. Arko traş kolonyası, yanıyorsak aşkımızdan be yenge... Neyse, bulanık mantık dedik, gaza bile geldik, yine de özünde bulanık olan bir şey yok! Çok acı... Yani, üçgen sayı, 0.5, 0.7, 0.9 hatta 1 derken aslında yine aynı tas, aynı hamam. İnsan başka şeyler hayal ediyor. Böyle, hem kendisi, hem de gerçeğin özüne yakınsayan sayılar falan... Neyse bilim kurgu insana mahsus! Bulanık mantığın çok ama çok desteğe ihtiyacı var.&lt;br /&gt;Abi n'olur?&lt;br /&gt;Eeee, ne olucak, ayarsız sevinç olur: Eti maximus!!! Dur varayım biyo, Spartacus (korsan dvd) koyup, uyuyakalayım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1769858278098533684?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1769858278098533684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1769858278098533684' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1769858278098533684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1769858278098533684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/e-nolcak-ayarsz-bilinc-olur-olur-mu.html' title='E.. n&apos;olcak, ayarsız bilinç olur! Olur mu? Olur!!! (Bence...)'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3106092345446504737</id><published>2009-09-13T13:08:00.004+03:00</published><updated>2009-09-13T13:27:30.994+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zardanadam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><title type='text'>Tamamböceği - Şarkı Versiyonu</title><content type='html'>Gözlerinin önünden akıp giden senin hayatın,&lt;br /&gt;Ve sen hiç bir şey olmamış gibi karanlığa kayıyorsun,&lt;br /&gt;Bir yıldız gibi yalnız ve diğerleriyle beraber,&lt;br /&gt;Bir yanıp bir sönüyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerinin ardından tek düşünen senin kadının,&lt;br /&gt;Ve sen hiç bir şey yokmuş gibi koşuyorsun boşluğa,&lt;br /&gt;Bir söz gibi yalnız ve diğerleri kadar anlamsız,&lt;br /&gt;Nefes alıp veriyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamböceği, sana göre herşey olması gerektiği gibi!&lt;br /&gt;Tamamböceği, sana göre yarın da olmalı aynı bugün gibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adımlarının altında ezilen senin gölgen,&lt;br /&gt;Ve sen bir şeyler yapmış gibi özlüyorsun geceyi,&lt;br /&gt;Bir yangın kadar yorgun ve bir şehir kadar görkemli,&lt;br /&gt;Sönmeyi bekliyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamak çok zor, neyi bekliyorsun?&lt;br /&gt;Hayallerin göz kırpıyor, durma artık zaman geçiyor!&lt;br /&gt;Hayır demek çok mu zor, neden susuyorsun?&lt;br /&gt;Yarınlar göz kırpıyor, durma artık zaman geçiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamböceği, sana göre herşey olması gerektiği gibi!&lt;br /&gt;Tamamböceği, sana göre yarın da olmalı aynı bugün gibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım 2001, İstanbul&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3106092345446504737?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3106092345446504737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3106092345446504737' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3106092345446504737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3106092345446504737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/tamambocegi-sark-versiyonu.html' title='Tamamböceği - Şarkı Versiyonu'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1026926121753241314</id><published>2009-09-07T10:55:00.002+03:00</published><updated>2009-09-07T10:59:05.949+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - SON</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SqS9RHDsjKI/AAAAAAAAARw/HHYSlSdzm0Y/s1600-h/smally7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378631956637191330" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 194px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SqS9RHDsjKI/AAAAAAAAARw/HHYSlSdzm0Y/s400/smally7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Anlatacaklarım bunlardan ibaret. Okuduklarınız benim bir perşembe gününden ve Tamamböceği’nden hatırladıklarım. İtiraf etmeliyim ki benim okuduğum versiyon bundan daha kısa ve güzeldi. Üstelik çok daha fazla şey anlatıyordu. Sanırım bunun için sizlere bir özür borçluyum. Elimden bu kadarı geldi. Yazdıklarıma inanmanızı beklemediğimi daha önce de söylemiştim. Yaşadıklarım zihnimden uçup gitmeden paylaşmak istedim sadece.&lt;br /&gt;Bugün 1 Nisan. Tam bir yıl olmuş. Olayların etkisinden hâlâ tam olarak kurtulabilmiş değilim. Sık sık rüyamda görüyorum Chun Li’yi. Sema oluyor, annem oluyor, sahildeki kız, kitapçıdaki kadın oluyor, çıkıveriyor karşıma. Kovalamaca oynamaya devam ediyoruz, anlayacağınız.&lt;br /&gt;Bazı şeyler aklımdan bir türlü çıkmıyor. Bilgisayarımın başında kaderimi avuçlarımın içine aldığım o dakikaları düşünüp duruyorum sık sık. Rüyaydı belki de kabul ediyorum. Yine de, rüyamda da olsa, böylesine büyük bir gücü elimin tersiyle itebilmiş olmam şimdilerde hoşuma gidiyor. Düşünsenize, kısa zamanda çok zengin olduğumu; boyumun beş on santim daha uzayıp, yüzümün daha da güzelleştiğini; istediğim zaman görünmez olabildiğimi yazabilirdim mesela oraya. Zamanı durdurabildiğimi, uçabildiğimi, başkalarının zihnini okuyabildiğimi, geçmişe ve geleceğe yolculuklar yapabildiğimi, ölmeden önce harika bir yazar, unutulmaz bir müzisyen ve dünyanın en güzel kadınlarıyla beraber olacağımı da yazabilirdim. Tek yapmam gereken öykünün sonuna gidip harfleri tuşlamaktı.&lt;br /&gt;Benim yerimde başka birisi olmalıydı belki de. Şöyle iradeli, cesur, kendini bir şey sanan biri. Ne güzel şeyler hayal edebilirdi insanoğlu için. Ölmeden önce zulmün, sömürünün, savaşın ve katliamların olmadığı bir dünyanın kuruluşunu gördüğünü yazmadan bırakır mıydı acaba? Sanki ben istemez miyim böyle bir dünyayı? İstemez miyim zulme uğrayanlar için bir şeyler yapabilmeyi? İsterim tabii ki. Ne var ki, elime bir fırsat daha geçseydi bile, yine hiçbir şeye dokunmazdım herhalde. Anlayamadığım bir evrenin işleyişine üç kuruşluk aklımla müdahele etmeye kalkmazdım. Yazılmış bütün kitapları okumuş, çok daha zeki ve erdemli biri olsaydım dahi, hatta yirmi beş değil yirmi beş bin yaşında olsaydım bile böyle bir şeyi yapmazdım. İnsan olduğum için taraf olduğumu, yaşadığım için eksiklik hissettiğimi, yaptığım her müdahele ile işleri daha da berbat hale getirebileceğimi unutmazdım. Bilmiyorum. Bu düşüncelerim de diğerleri gibi bir gün değişir belki de. Şimdilik bana doğrusu buymuş gibi geliyor.&lt;br /&gt;Bir daha asla eskisi gibi biri olamam herhalde. Olaylara farklı bakıyorum artık. En azından şimdilik iyi hissediyorum kendimi. Arkadaşlarım beni eskisine göre daha çok seviyormuş gibi geliyor. Nedense daha rahatım, daha özgürüm, daha mutluyum. Yanlış anlamayın bunları önemsediğimden değil. Herşey sarpa sarsaydı da farketmezdi. Kaygısız bir adam oldum çıktım diyebilirim. Sorunlarla boğuşmak eskisi kadar yormuyor artık beni. Elimden gelenin en iyisini yapıyor, sonuçlarla ilgilenmiyorum. Bırakıyorum serçeleri, alsınlar kararlarını. Ayrı bir yoldayım sanki. Neden böyle oldu bilmiyorum. Bazen, böyle bir insan olabilmek için tüm bunların başıma gelmesine gerek var mıydı diye soruyorum kendime.&lt;br /&gt;Birazdan bir istifa mektubu yazacağım. Artık işimden ayrılıyorum. Güner ve Sina’dan ayrılacağıma üzülmüyor değilim. Ancak, önümde duran yıllarla ilgili farklı planlarım var. Tek bir hayatım var, onda da kendimce bir yol izlemeliyim diye düşünüyorum. Beni gerçekten çok zor günler bekliyor olabilir. Hepsine hazırım. Bir şekilde bakarım herhalde başımın çaresine. Olduğu kadar, ne yapalım… Neyse, sizleri sıradan bir insanın gelecekle ilgili planlarıyla sıkacak değilim. Zaten başınızı ziyadesiyle ağrıtmış olmalıyım. Bu arada müjdeli bir haber vermek isterim: Sema’yla bir bebek bekliyoruz. Doktorumuz bir kızımız olacağını söyledi. Gerçekten çok heyecanlıyız.&lt;br /&gt;Son olarak, tüm bunların bir rüyadan ibaret olmama ihtimalinin benim için hâlâ en kuvvetli ihtimal olduğunu itiraf etmeliyim. Açıkçası, bir yıl önce bu sabah, elimde bir viski şişesiyle bilgisayarımın başında sızmadan önce, tüm bu kendime ve insanlığa ilişkin hayalleri boşverip, hikâyenin sonuna bambaşka bir şey yazmış olabileceğimi düşünüyorum: Uyuyup uyandığımda eski hayatıma hiçbir şey olmamış gibi kaldığım yerden devam ettiğimi...&lt;br /&gt;Yalnızlığımı benimle paylaştığınız için ne kadar teşekkür etsem azdır.&lt;br /&gt;Saygılarımla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Semih&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;=SON=&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1026926121753241314?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1026926121753241314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1026926121753241314' title='19 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1026926121753241314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1026926121753241314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/tamambocegi-son.html' title='Tamamböceği - SON'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SqS9RHDsjKI/AAAAAAAAARw/HHYSlSdzm0Y/s72-c/smally7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3171651361511235056</id><published>2009-09-03T01:07:00.003+03:00</published><updated>2009-09-03T01:50:09.965+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Yaratıcı Mezbahalar Çağında Sesi Büzüşesiceler</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sp72faaPiLI/AAAAAAAAARg/JpB8K5AtE10/s1600-h/mezbaha.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5377006024652720306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 282px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sp72faaPiLI/AAAAAAAAARg/JpB8K5AtE10/s400/mezbaha.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sp72OYqhpdI/AAAAAAAAARY/Q15CbCCexcs/s1600-h/mezbaha.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Herşey ama her şey için,&lt;br /&gt;Mücadele etmek zorundasın,&lt;br /&gt;Bu bazen sıkıyor insanı,&lt;br /&gt;Her zaman yağlı tutamıyorsun,&lt;br /&gt;Hayatın cıvatalarını.&lt;br /&gt;Kanatlarım kırılacaksa,&lt;br /&gt;Çırpılırken kırılsınlar.&lt;br /&gt;Yeter ki nefes almaya çalışırken,&lt;br /&gt;Ayaklarıma takılmasınlar.&lt;br /&gt;Sütümü içip yatmayı da,&lt;br /&gt;Kıçımı silip kalkmayı da,&lt;br /&gt;Becerebilirim ben.&lt;br /&gt;Aynı şeyleri bin kere anlatıp,&lt;br /&gt;Kafa ütülemeyin artık.&lt;br /&gt;Pişkin suratlı bir kâr makinesi yaratmayı,&lt;br /&gt;Beceremeyeceksiniz benden.&lt;br /&gt;Biliyor musunuz,&lt;br /&gt;Hepimiz kardeşiz diyen yüzleriniz,&lt;br /&gt;Takım ruhuna özdeş dolar aroması kokuyor.&lt;br /&gt;Hem de leş gibi!&lt;br /&gt;Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışıyorum ben,&lt;br /&gt;Sakın ha,&lt;br /&gt;Artık bir şeyleri kabul ettiğime,&lt;br /&gt;İnanmaya kalkışmayın.&lt;br /&gt;Sevdiğim sigarayı tüttürüp,&lt;br /&gt;Hak ettiğim gitarı çalmak,&lt;br /&gt;Sevdiğim kadını mutlu edip,&lt;br /&gt;Hak ettiğim şarabı içmek istiyorum sadece.&lt;br /&gt;Emeğime saygı duyuyorum!&lt;br /&gt;Kazandığım her kuruşu,&lt;br /&gt;Yağlı suratlarınızdan damıtarak hak ediyorum.&lt;br /&gt;Yaratıcı mezbahalar çağında,&lt;br /&gt;Kasaplara kürdan çekip,&lt;br /&gt;Sipahiler gibi savaştığımı,&lt;br /&gt;Bir tek ben biliyorum.&lt;br /&gt;Ne mi istiyorum?&lt;br /&gt;Çok basit:&lt;br /&gt;Sigaramın dumanı rock’n roll koksun istiyorum,&lt;br /&gt;Vapurlar dolusu Cumartesi istiyorum,&lt;br /&gt;İnsanlarla heyecanımı paylaşmak,&lt;br /&gt;Karanlık kadınlar tanımak,&lt;br /&gt;Çocuklarla bilye oynamak,&lt;br /&gt;Dünyaya bir kere geleceğimi hatırlamak,&lt;br /&gt;Dışarıdayken içeriyi,&lt;br /&gt;İçerdeyken dışarıyı görmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03 Aralık 02&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3171651361511235056?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3171651361511235056/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3171651361511235056' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3171651361511235056'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3171651361511235056'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/09/yaratc-mezbahalar-cagnda-sesi.html' title='Yaratıcı Mezbahalar Çağında Sesi Büzüşesiceler'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sp72faaPiLI/AAAAAAAAARg/JpB8K5AtE10/s72-c/mezbaha.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6052743504235876548</id><published>2009-08-31T11:57:00.005+03:00</published><updated>2009-08-31T12:01:22.927+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 40</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpuRO15Dd6I/AAAAAAAAARQ/RSVmmX55D8M/s1600-h/smally4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5376050264367396770" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpuRO15Dd6I/AAAAAAAAARQ/RSVmmX55D8M/s200/smally4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Hepsi buydu. Başka hiçbir şey yoktu dosyada. Klasörlerin içinde kaderimi aradım. Hiçbir yerde yoktu. Geri dönüşüm kutusu da boştu. Olmayan Kadın yerinde duruyordu. Hemen açıp sonuna baktım. Hiçbir değişiklik yokmuş gibi gözüküyordu. Önceki gün bıraktığım yerde duruyordu hikâye. Ne var ki, Chun Li’nin alnıma yazdığı hikâye ortadan kaybolmuştu.&lt;br /&gt;Güner telefonu kapattı.&lt;br /&gt;“Sabahattin Bey analizleri soruyor. Sen dün gece bitirebildin mi abi”?&lt;br /&gt;“Analizleri mi, eee, hangilerini diyosun sen”?&lt;br /&gt;“Abi, dün gece başladıklarımız işte. Meşrubat ve deterjan için kayıp kazanç istiyordu ya adam. Temmuz - Aralık dönemi, altı aylık… Ben çıkmadan deterjanları çalıştırmıştık zaten”.&lt;br /&gt;“Dur abi bi bakayım, tam hatırlamıyorum”, dedim. Kafam karışmıştı. Güner iki gün önce yaptığımız analizlerden bahsediyordu sanki. Ben bunları zaten göndermiştim Sabahattin Bey’e.&lt;br /&gt;Az sonra, “Tamam abi, işte”, dedi Güner. “Deterjan, meşrubat, markalar, SKU’lar hepsi tamam. Dönemler de tutuyor. Hazırlamışsın hepsini işte”.&lt;br /&gt;“Abi ben onları dün sabah göndermemiş miydim zaten”?&lt;br /&gt;“Oğlum ne dün sabahı, akşam başladık ya bunlara”.&lt;br /&gt;“Öyle mi?”&lt;br /&gt;“Sarhoş musun oğlum sen? Hadi gönder şunları, adamı hasta etme!”&lt;br /&gt;Yavaş yavaş durumu kavrıyordum. Hemen e-postalarımı kontrol ettim. Gerçekten de gönderilenlerin içinde bu son analizler yoktu. Güner de yanıma gelmişti. Birlikte yaptıklarımızı Sabahattin Bey’e gönderdik. Hemen, bilgisayarımdan tarihi kontrol ettim. Gösterge 1 Nisan’ı gösteriyordu.&lt;br /&gt;Günlerden de Perşembeydi!&lt;br /&gt;İçimi inanılmaz bir sevinç kapladı. İnanamıyordum. Cebimden telefonumu çıkarıp tarihe baktım. O da 1 Nisan’ı gösteriyordu. Zaten cep telefonumun kapalı olması gerekmiyor muydu? Güya sabaha karşı kapatmıştım. Yine de dayanamadım, bir defa da Güner’e sordum:&lt;br /&gt;“Abi bugün günlerden ne”.&lt;br /&gt;“Perşembe”, dedi.&lt;br /&gt;Gülüyordum.&lt;br /&gt;“Yani bugün dün mü o zaman?”&lt;br /&gt;“Ne diyosun oğlum, kafayı mı yedin?”&lt;br /&gt;Kahkahaları koyverdim gitsin.&lt;br /&gt;“Ne gülüyosun oğlum”?&lt;br /&gt;“Hiiiiç”.&lt;br /&gt;Güner de gülmeye başlamıştı. Ben güldükçe o da gülüyordu. O sırada odaya Sina girdi. Büyük Sinamekintoş hazretleri en sonunda teşrif etmişlerdi. Onun da keyfi gayet yerinde gözüküyordu. Bizi öyle görünce daha da bir keyiflendi. Yerine geçerken, “beyler güzel bir haberim var size”, dedi.&lt;br /&gt;“Neymiş”, diye sorduk.&lt;br /&gt;“Şimdi Zeynep Hanım söyledi, maaşları bugün veriyorlarmış”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6052743504235876548?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6052743504235876548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6052743504235876548' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6052743504235876548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6052743504235876548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-40.html' title='Tamamböceği - 40'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpuRO15Dd6I/AAAAAAAAARQ/RSVmmX55D8M/s72-c/smally4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8928261955017096523</id><published>2009-08-28T14:39:00.002+03:00</published><updated>2009-08-28T14:42:33.756+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 39</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpfCkXuT1iI/AAAAAAAAARA/DfCY7xjhNQI/s1600-h/smally5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374978610389308962" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpfCkXuT1iI/AAAAAAAAARA/DfCY7xjhNQI/s200/smally5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Eee şey, iyiyim teşekkür ederim. Gece geç saatlere kadar çalışmak zorunda kaldım da, sağolun”. Mantıksız bir yalan sayılmazdı aslında. Ne var ki, dilim dolanıyordu. Kadın sarhoş olduğumu anlamış olabilirdi. Sendelemeden odama doğru yürümeye çalıştım.&lt;br /&gt;Güner telefondaydı. Sabahattin Bey’le konuşuyordu. Eliyle işaret ederek, “sana bağlayayım mı” diye sordu. Kaşlarımı kaldırdım. Hiçbir şey konuşabilecek durumda değildim. Yerime geçip oturdum. Bilgisayarımı açtım. Az sonra ekrana renk geldi. Ortada bir metin dosyası duruyordu: Tamamböceği. Heyecanlandım. Kaderim yerinde duruyordu. Güner hâlâ konuşuyordu. Sabahattin Bey, her zamanki gibi uzattıkça uzatıyordu. Dosyayı açtım.&lt;br /&gt;Hayal kırıklığına uğramıştım. Bir şiir dışında hiçbir şey yoktu içinde. Gece en son Chun Li’ye yazdığım şiire benziyordu. Değişmiş de olabilirdi. Emin olamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Beni seversen,&lt;br /&gt;Aldığım bütün nefesleri unutur,&lt;br /&gt;Senin olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ol dersen,&lt;br /&gt;Yandığım bütün ateşlerin külüne,&lt;br /&gt;Rüzgâr olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınım olsan,&lt;br /&gt;Ruhumu sevsen,&lt;br /&gt;Kaybolmuş masalların,&lt;br /&gt;Güneşi olsak.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bugünüm olsan,&lt;br /&gt;Dünümü çalsan,&lt;br /&gt;Sarılsak alevlere,&lt;br /&gt;Yarınları yaksak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni seversen,&lt;br /&gt;Korktuğun bütün gecelerin göğüne,&lt;br /&gt;Yıldız olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana dur dersen,&lt;br /&gt;Sevdiğin bütün şiirlerin dudağında,&lt;br /&gt;Türkü olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeğin olsam,&lt;br /&gt;Kanına girsem,&lt;br /&gt;Korkusuz rüzgârların,&lt;br /&gt;Gümbürtüsü olsam.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bugünün olsam,&lt;br /&gt;Dününü çalsam,&lt;br /&gt;Sarılsak alevlere,&lt;br /&gt;Yarınları yaksak… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8928261955017096523?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8928261955017096523/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8928261955017096523' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8928261955017096523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8928261955017096523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-39.html' title='Tamamböceği - 39'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpfCkXuT1iI/AAAAAAAAARA/DfCY7xjhNQI/s72-c/smally5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-837781577327014433</id><published>2009-08-25T15:25:00.003+03:00</published><updated>2009-08-25T15:26:24.161+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 38</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpPYUHEU0gI/AAAAAAAAAQ4/bkvwNvVT2TE/s1600-h/smally8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373876620389306882" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpPYUHEU0gI/AAAAAAAAAQ4/bkvwNvVT2TE/s200/smally8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Gözlerimi açtığımda Güner tepemdeydi. Beni dürtükleyip duruyordu.&lt;br /&gt;“Oğlum uyansana. Semiih. Hadi bak. Hişşşt, hadi abi, bana bak”.&lt;br /&gt;“Tamaaam”.&lt;br /&gt;“Semiiih. Uyan abi hadi. Bak Zeynep Hanım geldi. Birazdan buraya gelebilir. Hadi kalk!”&lt;br /&gt;“Tamam, kalktım abi dur”.&lt;br /&gt;“Ne içtin oğlum sen? Felaket kokuyorsun. Hiç eve gitmedin mi sen?”&lt;br /&gt;“Aaa,…, evet,…, ne biliyim işte?”&lt;br /&gt;“Hadi kalk bi yüzünü yıka, hadi! Ne bu üstünün başının hali”&lt;br /&gt;Şoktaydım. Şirkette sızıp kalmış olmalıydım. Bana ismimle hitap ediliyordu. Ayakta duracak hâlim yoktu. Hâlâ deli gibi sarhoştum. Bir şeyler söyleyip duruyordu Güner. Boş boş yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. En sonunda, koluma girip beni zorla tuvalete götürdü. Aynada kendimi görünce korktum. Yüzüm perşembe pazarı gibiydi. Gerçekten felaket haldeydim. On beş dakika çıkamadım tuvaletten. Kâbus sürüyordu. Tuvalete oturmuş, önceki gün olanları düşünüp duruyordum. Acaba çıkıp gitmeli miydim hemen şirketten? Güner beni tanıyordu. Bana eve gidip gitmediğimi sormuştu. Gazlı meşrubatlardan, deterjanlardan, bazı analizlerden bahsetmişti. Başım kazan gibiydi. Kapıyı birisi tıklattı sonra. İnsanlar birer birer ofise geliyor olmalıydı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Elimi, yüzümü, kollarımı tekrar tekrar yıkadım. Çıkıp odama, Güner’in yanına gitme kararı aldım. Biraz veri toplamaya ihtiyacım vardı. Çıkarken küpemin kulağımda olmadığını farkettim.&lt;br /&gt;Kapıda Zeynep Hanım yakaladı beni.&lt;br /&gt;“Semih Bey, günaydın. İki telefonunuz var. Biri, İstemi Bey. Amcanızmış. Telefonunuzu bekliyor. İkincisi, Sabahattin Bey, şu anda kendileri hattalar. Sizinle görüşmek istediler, Güner Bey’e bağladım”.&lt;br /&gt;Bir süre hiçbir şey söyleyemeden kadının suratına bakakaldım. Sonra “Teşekkürler”, diyebildim.&lt;br /&gt;“Siz iyi misiniz?”, dedi. Gözlüklerinin üstünden üstümü başımı inceliyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-837781577327014433?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/837781577327014433/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=837781577327014433' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/837781577327014433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/837781577327014433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-38.html' title='Tamamböceği - 38'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SpPYUHEU0gI/AAAAAAAAAQ4/bkvwNvVT2TE/s72-c/smally8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7630887099232270405</id><published>2009-08-21T12:57:00.004+03:00</published><updated>2009-08-21T12:59:40.514+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 37</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/So5vsoxSa7I/AAAAAAAAAQg/Zt85C3UkknQ/s1600-h/smally3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5372354218148654002" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/So5vsoxSa7I/AAAAAAAAAQg/Zt85C3UkknQ/s200/smally3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sinirim iyice bozulmuştu. İçmeye devam ediyordum. İnsan kendini çıplak, güçsüz, çaresiz hissediyordu. Her an biri girebilirdi içeri. Uyuyor, uyanıyor, okuduklarıma inanamıyor, satırlar ilerledikçe çıldıracak gibi oluyordum. Kolay değildi. Kaderimdi karşımda duran. Bir başkası tarafından harf harf tuşlanmış, belki de hiçbir şekilde değiştiremeyeceğim alın yazım. Lisedeyken geceleri “tanrım lütfen sana inanayım”, diye dua ederdim. Geç de olsa dualarım kabul mü olmuştu yoksa? Kolay kaldırılabilecek bir yük değildi. Ben de kaldıramıyordum zaten. Hepsine tamam diyordum, hepsine eyvallah. Bir böcek gibi eziliyordum altında. Çıtır çıtır…&lt;br /&gt;Bir ara merakla hikâyenin en sonuna baktığımı anımsıyorum. Son cümleler yanlış hatırlamıyorsam şunlardı:&lt;br /&gt;“Ne olacaksa olacaktı. Seviyordum kaderimi. Belki de, hayatımda hiçbir zaman yapamadığım kadar avuçlarımın içine alacaktım onu. Kim bilir?”&lt;br /&gt;Anlayacağınız gelecekte başıma geleceklerle ilgili bir ipucu yoktu. Yazılan rolü sonuna kadar oynamıştım. Chun Li, beni intihar psikolojisi içinde sahile gönderip bırakmıştı. Yine de, öldürmemişti beni, almamıştı canımı. Acaba, kaderimin yazılı metnini ele geçirebileceğim aklından geçmiş miydi? Kim bilebilir ki?&lt;br /&gt;En son, hikâyenin içine, daha doğrusu en sonuna bir şeyler yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Kaderim ellerimdeydi, kolay değil. Hemen tutamadım kendimi. Madem buraya yazılan her şey bir bir başıma geliyordu, pekâlâ bundan sonra yazılanlar için de aynı durum geçerli olabilirdi. Denemeler yapmaya başlamıştım. Bakalım ne yazarsam o mu olacaktı? Biliyordum, çok tehlikeli bir oyuncaktı elimdeki. Ama birazcık oynamadan da olmazdı.&lt;br /&gt;Çok fazla ayrıntıya girecek değilim. Bir parmak hareketiyle duvarları istediğim renge boyadığımı, deste deste paralar yaratıp yok ettiğimi söylesem deli olduğumu düşüneceğinizden eminim. Ne yazarsam o oluyordu ve ben de bir şeyler yazdım işte oraya. Bakın, tekrar söylüyorum, inanmak zorunda değilsiniz bu sarhoş palavralarına. Ben bile emin değilim bunların gerçek olduğuna. Rüya görmüş olabileceğimi düşünebilirsiniz. Ben de öyle olduğunu umuyorum zaten.&lt;br /&gt;Son hatırladıklarım, “Serkan’a bir şey olmamıştı”, “Sema’yı hiç üzmemiştim” gibi şeyler yazmaya başladığım. En son herşeyi silmiş, bir şeyler daha yazmış olmalıyım. Kalbimin sıkıştığını, öksürmeye başladığımı hatırlar gibiyim. Emin olduğum tek bir şey varsa o da orada kucağımda viski şişesi ile sızıp kaldığım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7630887099232270405?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7630887099232270405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7630887099232270405' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7630887099232270405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7630887099232270405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-37.html' title='Tamamböceği - 37'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/So5vsoxSa7I/AAAAAAAAAQg/Zt85C3UkknQ/s72-c/smally3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6696270454243826120</id><published>2009-08-20T13:37:00.003+03:00</published><updated>2009-08-20T13:42:46.268+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 36</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/So0omOGFFvI/AAAAAAAAAQY/ajDsoSpiHTY/s1600-h/smally8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5371994567606605554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/So0omOGFFvI/AAAAAAAAAQY/ajDsoSpiHTY/s200/smally8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şirkete doğru hızlı hızlı yürüdüğümü hatırlıyorum sonra, yerleri süpüren bir adamcağızın bana garip garip baktığını, sabahın ilk otobüslerinin caddelerde dolaşmaya başladığını, anahtarımın han kapısını açtığını, merdivenleri çıkarken düştüğümü, oracıkta sızma tehlikesi atlattığımı, bir şekilde boş ofise gimeyi başardığımı, portmantodan üstüme bir şeyler uydurup odama gittiğimi, masama oturduğumu, bilgisayarımı açtığımı…&lt;br /&gt;Bundan sonrası gerçekten kopuk. Rüya mı gerçek mi ben de bilmiyorum. Ne ara olduysa, bir ara genel müdürün odasındaki dolapta duran viski şişesini de yanıma almışım. Orada, masamda öylece oturdum, düşündüm durdum. Bir süre yazmakta olduğum hikâyeyi, Olmayan Kadın’ı, aradım bilgisayarımda. Belki de bir şeyler eklemişti Chun Li. Hayatıma kaldığı yerden devam eden femme fatale hikâyeme de devam etmiş olabilir miydi?&lt;br /&gt;Ne var ki, hikâye yerinde yoktu. Bir türlü bulamıyordum hikâyenin olduğu dosyayı. Bilgisayarı kapattığımı, sonra tekrar açıp Chun Li okusun diye bir şeyler yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Belki de viskiyi o ara buldum içerden. Meydan okuma gibi başlayan ve giderek ilanı aşka dönüşen bir mektuptu yazmaya çalıştığım. Seninle yüzleşmekten korkmuyorum, al hayatım senin olsun gibilerden bir sürü şey zırvalamış olabilirim. En sonunda bir şiir de vardı; “beni seversen, aldığım bütün nefesleri unutur, senin olurum” diye başlayan.&lt;br /&gt;Artık sabah olmuştu. Ofisten çıkmalıydım. Chun Li bilgisayarını açtığında görebilsin diye mektubu masaüstüne, ekranın tam ortasına kaydetmiştim. Yazdıklarım pek içime sinmemişti. Silip silmediğimi tam hatırlamıyorum. Belki de şiir hariç her şeyi sildim. Sonra galiba ekranın sağ alt tarafında, bir dosya gözüme çarptı. İsmi, Tamamböceği’ydi.&lt;br /&gt;Açıp okumaya başladım. Sarhoş olduğum için harflere odaklanmakta zorluk çekiyordum. Her şeyi çift görüyordum zaten. Cümleler ilerliyordu. Çok geçmeden korkunç bir şey farkettim. Hikâye benim başımdan geçenleri anlatıyordu. Son bir gün içinde yaşadıklarımı...&lt;br /&gt;Her şey satırı satırına tutuyordu. Sahilde, kitapçıda, dönercide olanlar; Beyoğlu’nda, Karaköy’de yaşadıklarım, evime gidişim, her şey… O kadar çok ayrıntı vardı ki, altıma ederken aklımdan geçenler, genelevde yaşadığım şok, gördüğüm rüya ve daha bir sürü şey, insan okumaya dayanamıyordu. Aşağı yukarı sizin burada okuduğunuz şeyler işte…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6696270454243826120?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6696270454243826120/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6696270454243826120' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6696270454243826120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6696270454243826120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-36.html' title='Tamamböceği - 36'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/So0omOGFFvI/AAAAAAAAAQY/ajDsoSpiHTY/s72-c/smally8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1604908904886515196</id><published>2009-08-18T15:00:00.002+03:00</published><updated>2009-08-18T15:03:20.866+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>On Beş Dakika</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoqYD0VuWOI/AAAAAAAAAQQ/aSVZhSAa62I/s1600-h/on+bes+dakika.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5371272696949528802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 317px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoqYD0VuWOI/AAAAAAAAAQQ/aSVZhSAa62I/s320/on+bes+dakika.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sadece on beş dakikamız var.&lt;br /&gt;Ne kadar az değil mi? Sarılmaya, el ele vermeye, doya doya vedalaşmaya, güneşe, dalgalara, birbirimize bakmaya, ölmeye...&lt;br /&gt;Sadece on beş dakika.&lt;br /&gt;Kimimiz yedi yaşında, kimimiz yetmiş. Kimimiz genceciğiz, kız oğlan kız, ergenlik şehrinden belki daha dün geçmiş. Kimimiz bebeğiz, meme demeyi, mama istemeyi, gönlümüzden geçeni dilimizde döndürmeyi yeni öğrenmiş. Hiçbirimiz yaşadıklarının kıymetini bilmemiş. Vurmuşuz, kırmışız, üzmüşüz birbirimizi, çalmışız, çırpmışız, kaçmış kovalamışız. Hep bir şeylere kızmışız, kaderimize küsmüşüz. Az gelmiş hayat bize. Bir şeylerimiz eksik olmuş hep. Bebeksek annemizi, âşıksak sevgilimizi, açsak ekmeği, susuzsak parayı, şansı, başarıyı, gücü özlemişiz. Hiçbir zaman yetmemiş. Daha çok istemişiz. Terlemişiz. İstedikçe fakirleşmişiz. Ruhumuz isteyip alamamaktan solmuş. Kuyularımız kururken susuzluklar kanatlanıp sonsuza uçmuş.&lt;br /&gt;Şimdiyse susuyoruz. Nerede hata yaptığımızdan bihaber, bekliyoruz.&lt;br /&gt;Zamanın toprak kokulu ellerine uzanmışız.&lt;br /&gt;Kala kala on beş dakikamız kalmış. Aşkımızı itiraf etmeye, ilk şiirimizi yazmaya, sevdiklerimiz, çocuklarımız, torunlarımızla son bir yemek yemeye, on beş dakikacık. Hangisi daha uzundu, hangisi daha kısa? Geçmişimiz mi yoksa önünüzde uzanan ömür mü, emin olamıyoruz. Hayallerimiz kadar genciz, aşklarımız kadar yaşlı. Kimimiz panik içinde karşılıyor bu durumu, kimimiz biraz daha ağırbaşlı. Ateşler içinde olanlar, vicdanı yananlar, Araf’ta olanlar var aramızda. Pek azımız rahat, pek azımız huzurlu. Hüzünlü bir hikâye bu, alabildiğine kederli.&lt;br /&gt;Bir çocuk sesi geliyor uzaklardan, bağırıyor neşeyle, uçurtmalardan, oyuncak tahta arabalardan bahsediyor belki. On beş dakikamıza son bir mutluluk rüzgarı üflüyor. Yaptığı iyilikten habersiz, günahkâr ruhlarımızı kutsuyor. Annesi kulaklarına bir şeyler fısıldıyor şimdi. Son bir çocuk kahkahası duyuyoruz. Ne kadar özleyeceğimizi hayatı işte şimdi anlıyoruz. Keşke bir hikâye olsak diyoruz, biz, buradaki herkes, kelimelerden, harflerden ibaret olsa. İçini doldurduğumuz evren beyaz bir kâğıt parçasının ön yüzünden ibaret olsa. Biri gelse bir yerlerden, bir kapıyı açıp eski bir masanın çekmecelerinden birinin içinde bulsa bizi, şöyle bir okusa, fırlatıp kenara atsa. Anlamsız hayatlarımızın son on beş dakikasının bari bir anlamı olsa. Hiç değilse birkaç kişi sesimizi duysa.&lt;br /&gt;Yazık! On beş dakika değil, on beş yılımız bile olsa, ne yapacağını bilenimiz, söyleyebilenimiz yok. Niçin varız, dün ne, yarın ne? Aynı gökyüzünün altındayız. Hayatın güzelliği bir eski şarap gibi akıyor parmak uçlarımızdan, bir şairin dediği gibi… Aynı gemideyiz hepimiz. Küsmeye, kızmaya, hesap sormaya hakkımız yok kimseye. Aynı dalgalar sallıyor hepimizi. Biliyoruz suçumuzu, susuyoruz, son on beş dakikamızı doya doya içiyoruz. Aynı ufka bakıyoruz. Bizim için üzülenler var. Yollarımızı gözleyenler var. Son bir kez yüzümüzü görebilmek  uğruna hayatını feda etmeye hazır olanlar bile vardır belki, kimbilir? Aynı denizin kokusu bizi âşık eden. Hepsini biliyoruz, eminiz. Ne var ki, yapabilecek hiç bir şeyimiz yok artık.&lt;br /&gt;Susuyoruz. Kendimizi dinliyoruz. Kalbimizi duyuyoruz ilk defa. Bir daha hiç atmayacakmışçasına çırpınışına üzülüyoruz. Biliyoruz artık, sadece on beş dakikamız var ve bu anda hepimiz aynı rengi seviyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1604908904886515196?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1604908904886515196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1604908904886515196' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1604908904886515196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1604908904886515196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/on-bes-dakika.html' title='On Beş Dakika'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoqYD0VuWOI/AAAAAAAAAQQ/aSVZhSAa62I/s72-c/on+bes+dakika.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2388650716602804095</id><published>2009-08-17T09:09:00.004+03:00</published><updated>2009-08-18T11:49:11.946+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 35</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Soj1Utm8NQI/AAAAAAAAAQI/8c_oCCRmiRc/s1600-h/smally7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5370812291828430082" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; WIDTH: 200px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Soj1Utm8NQI/AAAAAAAAAQI/8c_oCCRmiRc/s200/smally7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Bundan sonrası pek net değil. Tonlarca alkol akıyordu aklımın damarlarında. Vücudum da çökmüştü. Sahile doğru yürüdüğümü hatırlıyorum. Deniz kenarındaki bir bankta güneşin doğuşunu izlediğimi, geçmişe dair bir sürü güzel şeyin aklıma geldiğini. Lise yıllarını, çocukluğumu, annemi bile anımsadım. Hafif ve mutlu hissediyordum kendimi. Belki de hiçbir şeye sahip olmadığım içindi. Ölmek için daha uygun bir an olamayacağını düşündüm nedense. Yaşadıklarım yeterli, yaşayabileceklerim gereksiz gelmişti. Ayağa kalkıp deniz kenarına kadar yürüdüm. Bir adım daha atmam yeterliydi artık. Aslında Chun Li için de iyi olabilirdi. Hayatını yürüttüğü adam daha bir gün bile geçmeden sessiz sedasız intihar edecek ve böylece tüm pürüzler de ortadan kalkmış olacaktı. &lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;O an denize atlasam da ölemeyeceğime inandırdım kendimi. Deniz kıpırtısızdı ve gayet iyi yüzme biliyordum. Nasıl ölecektim ki? Ben istesem de vücudum izin vermezdi. Sonuna kadar çırpınır ve yine hayatta kalırdı. &lt;/span&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Su da derin değildi zaten. Belki boyumu bile geçmiyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Tir tir titriyordum. Deli gibi esiyordu sabah rüzgârı. Isınmak istediğimi ve acıktığımı hatırlıyorum. Komikti. Midem yemek, tenim ısınmak, bense ölmek istiyordum. Hem, ben kim oluyordum ki ipe sapa gelmez bir sürü düşünceyle hayatıma son veriyordum. Ne hakkım vardı ki bedenimdeki milyonlarca masum hücreyi öldürmeye. İki dakika sonra kimbilir kafamda nerelere gelecektim?&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;Neden hayatımın geri kalanını hediye olarak kabul etmiyordum ki? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Tuhaftı. Hiç kimseye hesap vermek zorunda değildim. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Kimsenin bir beklentisi kalmamıştı benden. Hiçbir baskı yoktu üzerimde. Gelecekle ilgili bir kaygım da kalmamıştı. Beklediğim bir şey yoktu ki olmayınca üzüleyim. Yine de olmuyordu işte. Bir şey hep eksikti. En mutlu anlarımda bile olduğu gibi o şey, o garip eksiklik orada sapasağlam duruyordu. Belki de hayat denilen şey buydu. Hepimizin kurtulmak için can attığı bu eksiklik duygusu. Ölümden aldığımız ve istesek de istemesek de bir gün geri ödeyeceğimiz borç. Neden bu küçük ve geçici hediyeyi sevmeye çalışmazdı ki insan? Nasıl olduysa, “tamam” dedim kendime, “az önce öldün ve &lt;/span&gt;&lt;?xml:namespace prefix = st1 /&gt;&lt;st1:city&gt;&lt;st1:place&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;sana&lt;/span&gt;&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:city&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; bir şans daha verildi, şimdi ne yapıyorsun?” &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2388650716602804095?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2388650716602804095/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2388650716602804095' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2388650716602804095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2388650716602804095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/35-tamambocegi.html' title='Tamamböceği - 35'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Soj1Utm8NQI/AAAAAAAAAQI/8c_oCCRmiRc/s72-c/smally7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1191170046443956487</id><published>2009-08-14T08:37:00.003+03:00</published><updated>2009-08-16T19:13:28.890+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 34</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoT4r_ZItnI/AAAAAAAAAQA/ruuL0xC8f9w/s1600-h/smally10t.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369690090367399538" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; WIDTH: 200px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoT4r_ZItnI/AAAAAAAAAQA/ruuL0xC8f9w/s200/smally10t.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Erdoğan kıpırdanmaya başlayınca uyandım. Daha doğrusu uyumuş olduğumu farkettim. Üşümüştüm. Ne kadar zaman geçtiğini kestirmek zordu. Kafamı halının altından çıkarıp dışarı baktım. Daha güneş doğmamıştı. Sonra saatimi okumaya çalıştım. Altıya geliyordu. Vay be o kadar olmuş muydu? Birazdan güneş doğardı herhalde. &lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Ayağa kalktım. Leş gibi sidik kokuyordu üstüm. Erdoğan’ın yüzünde utangaç bir gülümseme vardı. Üstüme işese de iyi iş başarmıştı herif. Ben de gülümsedim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;“Görüşürüz Erdoğan! Sağol.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Yürümeye başladım. İlk önce Erdoğan’dan hiç ses çıkmamıştı. Ne var ki, herifin yanından biraz uzaklaşınca bol küfürlü bir şeyler gevelemeye başladığını duydum. O an adama verdiğim sözü hatırladım. Tamamen aklımdan çıkmıştı. İkinci taksiti ödemeyi unutmuştuk. Hemen geri döndüm.&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Parayı alınca biraz da olsa keyiflendi. Ne de olsa, o&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;nun için küçük bir servet demekti. Birilerine kaptırmasaydı &lt;/span&gt;&lt;?xml:namespace prefix = st1 /&gt;&lt;st1:city&gt;&lt;st1:place&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;bari&lt;/span&gt;&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:city&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;. Onlukları nasıl bozduracaktı kim bilir? Yanından ayrıldıktan sonra homurdanmaya başlamakta gecikmedi. Söylenip durmasının parayla alakası olmadığını anladım. Bu adamın bir günü; kendisiyle konuşarak başlıyor, söylene söylene geçiyor, küfrede küfrede bitiyordu. Yine de iyi olmuştu. Bu özelliği borcumu hatırlamama neden olmuştu. Bir de sigara istemiştim Erdoğan’dan. Zulasından çıkarıp bir tane Meltem vermişti bana. Dikkatle çıktım sokaktan. Artık Ihlamur’daydım. Ortalıklarda kimse yoktu. Yine de korkuyordum. Her köşeden bir polis çıkacak gibi geliyordu. Hızla Dolmabahçe’ye doğru yürüdüm. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Az sonra kitabevinin önündeydim. Oradan yüzüncü geçişimmiş gibi geliyordu. Yerlere baktım. Şarkı listesinin olduğu fotoğraf kağıdını aradı gözlerim. Ortalıklarda yoktu. &lt;/span&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Kim bilir nereye savurmuştu rüzgâr? İki Sema vardı o resimde. Birinin gözlerini, birininse güzelliğini hiçbir zaman unutamayacaktım. Nasıl bir gün bırakmıştım geride belli değil. Sema’lar arasında salınan bir salıncak gibiydim. Rüya mıydı? Kâbus muydu? Neydi bu yaşadıklarım? Bakalım, aynı rüzgâr bizi nereye savuracaktı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Şirkete gitmekten vazgeçmiştim. Orada yapacak bir şeyim yoktu artık. Tatlı tatlı esiyordu rüzgâr. Tatlı tatlı üşüyordum. Yine de üzerimdeki atleti çıkartıp attım. Daha fazla sidik kokusu duymak istemiyordum. İçime çektim Meltem’i. İnce bir serinlik dağladı ciğerlerimi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Dolmabahçe’ye çıkmıştım. Yol genelde boştu. Arada sırada bir araba geçiyordu. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Ne olacaktı şimdi? Sağa doğru mu, sola doğru mu ilerleyecektim? Yoksa, dümdüz gidip denize mi dökülmeliydim? Bir zamanlar oralarda olduğu söylenen Ihlamurdere gibi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN: 6pt 0cm; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Birden gülümsedim. Ben herifin bacağına kusmuştum, herif benim suratıma işemişti. İyi alışveriş ama! Sonra yüreğim cız etti. Ya Serkan’a bir şey olduysa diye düşündüm. Kulağım hâlâ sızlıyordu. Tanrım neydim ben? Olmayan bir adam mı? Halbuki, nefes aldığımı hiç böylesine hissetmemiştim. Aslında bundan sonra ne olacağı o kadar da önemli değildi. Ne olacaksa olacaktı. Seviyordum kaderimi. Belki de, hayatımda hiçbir zaman yapamadığım kadar avuçlarımın içine alacaktım onu. Kim bilir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1191170046443956487?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1191170046443956487/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1191170046443956487' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1191170046443956487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1191170046443956487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-33.html' title='Tamamböceği - 34'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoT4r_ZItnI/AAAAAAAAAQA/ruuL0xC8f9w/s72-c/smally10t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8943562029647151633</id><published>2009-08-12T09:35:00.003+03:00</published><updated>2009-08-16T19:13:11.214+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 33</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoJjcAcwCvI/AAAAAAAAAP4/oa5Y29dImro/s1600-h/smally4tt.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368963038587128562" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoJjcAcwCvI/AAAAAAAAAP4/oa5Y29dImro/s200/smally4tt.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Tamam abi.”&lt;br /&gt;“Allahım yarabbim ya! Bak ya! Bak ya! Ulan , çıkarsana şunu!”&lt;br /&gt;“Tamam abi, çıkaracaktım zaten.”&lt;br /&gt;“Bıraksana oğlum ya! Yarabbim allahım. Oğlum sen ne biçim… Tövbe allahım ya! Hadi gidiyoruz hadi!”&lt;br /&gt;“Aliii, gitme bu oğlanın üstüne bu kadar.”&lt;br /&gt;“Yahu kardeşim, biz böyle miydik?”&lt;br /&gt;“Olsun, gençtir! Uzatma artık.”&lt;br /&gt;“Abi ben şimdi bakayım mı yorganın altına?”&lt;br /&gt;“Baksan ne olur oğlum? Kim girer oraya? Yarabbim allahım sen bana sabır ver!”&lt;br /&gt;“Abi ben çay parası veriyorum bi kere!”&lt;br /&gt;“Ulan, ben şimdi çay meselesini açtım mı?”&lt;br /&gt;“Yürüyün beyler yürüyün, uzatmayın artık!”&lt;br /&gt;“Çay diyor ya hâlâ!”&lt;br /&gt;“Hadi, hadi, yürüyün!”&lt;br /&gt;Ve gittiler. Halıyı malıyı kaldırmadan, tartışa tartışa gitmişti polisler. Şoktaydım. Hayatımda hiçbir zaman böylesine dibe vurmamıştım. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Her şeyin bitttiğine öylesine hazırlamıştım ki kendimi, kalkıp gidebileceğime inanmak güç geliyordu. Nezarethane, hapishane, akıl hastanesi, şu bu, hiçbir şey kalmamıştı artık. Şansım yaver giderse kalkıp gidiverecektim oradan. Sidik koksam da, özgürdüm artık. Hoş, fazla da gaza gelmemek lazımdı. Daha tam olarak yakayı sıyırmış sayılmazdık. Biraz daha beklemekte yarar vardı.&lt;br /&gt;Dakikalar boyunca, ne Erdoğan’dan ne de benden bir çıt bile çıkmadı. Herif de korkmuştu belli ki. Ne yapsın gariban? Polislerle arasının bozulması başının ciddi anlamda belaya girmesi demekti. Muhtemelen her gün görüyordu herifleri. Geçen yıl iki ayağını da kesmişlerdi. Beşiktaş’tan sürülmek demek, ölüm demekti onun için. Esnaf bakıyordu ona. Yoldan geçenlerin attığı üç beş kuruş da eklenince içki parası çıkıyordu. Ne polisler ne de hastaneler kabul ediyordu adamcağızı. Babası Beşiktaş’ın eski esnafındanmış. Tam bilmiyorum ama fotoğrafçıymış galiba. İyi adammış. Erdoğan’ın içkisi bitirdi adamı diyorlardı. Dediğim gibi, başka yerde gözünün yaşına bakmazlardı böyle bir adamın. Ölür giderdi.&lt;br /&gt;Herifin sidiği soğuyunca, omzum üşümeye başlamıştı. Yine de, kokuya dayanabiliyordum artık. En azından her nefes alışımda öğürmüyordum. Sonra gözlerim kapandı. Uykuyla uyanıklık arasında geçen keyifli bir beş dakikanın ardından huzurlu bir uykuya daldım. Resmen uyumuştum. Ayrıntılarını hatırlamıyorum ama bir rüya bile görmüştüm. Hatırladığım kadarıyla, meyhane lokanta karışımı bir yerde Erdoğan’la oturmuş rakı içiyorduk. Fonda Zeki Müren’den “Bahçevan Geldi” çalıyordu. Sonra, bir şekilde rakı yerine sıcak sidik içtiğimizi farkettik. Ben, “takma abi yine de içelim” diye ısrar ediyordum. Ne var ki, Erdoğan bir türlü kabul etmiyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8943562029647151633?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8943562029647151633/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8943562029647151633' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8943562029647151633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8943562029647151633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-32_12.html' title='Tamamböceği - 33'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoJjcAcwCvI/AAAAAAAAAP4/oa5Y29dImro/s72-c/smally4tt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2411257023558464524</id><published>2009-08-11T17:17:00.006+03:00</published><updated>2009-08-11T17:26:06.414+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diğer'/><title type='text'>Baba ben gitarist oldum: Oğlum ben sana gitarist olamazsın demedim, Slash olamazsın dedim!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoF9qnErLuI/AAAAAAAAAPw/E10OYMmLrAI/s1600-h/img851531.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368710401798909666" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 146px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoF9qnErLuI/AAAAAAAAAPw/E10OYMmLrAI/s200/img851531.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Arkadaşlar,&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Elektrogitara başlamamda beni yüreklendiren, bir süre ders aldığım, sevgili hocam ve ağabeyim İzi Eli'nin sitesine bir göz atmanızı tavsiye ederim. Kendisi hem iyi bir gitarist hem de harika bir gitar eğitmenidir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;26 yaşında bir adamı elektrogitara başlatıp, bir sene sonra Zardanadam grubunun kurucuları arasında yer almaya, konserlere çıkıp, besteler yapabilmeye yönlendirebilecek bir gitar öğretmeninden bahsediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kişisel görüşüm, 55 yaşına gelmesine rağmen hâlâ saçlarını kestirmemiş olan bu müzik emekçisinin eğitimci yönünün (mükemmel bir gitarist olmasına rağmen) gitaristliğini kat kat geride bıraktığı yönünde... &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yalnız, çalışmadığınız zaman yaşınıza başınıza bakmaz, ifadenizi alır, ona göre:)) &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.izieli.com/" target="_blank"&gt;http://www.izieli.com/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2411257023558464524?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2411257023558464524/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2411257023558464524' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2411257023558464524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2411257023558464524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/baba-ben-gitarist-oldum-oglum-ben-sana.html' title='Baba ben gitarist oldum: Oğlum ben sana gitarist olamazsın demedim, Slash olamazsın dedim!'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SoF9qnErLuI/AAAAAAAAAPw/E10OYMmLrAI/s72-c/img851531.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3956335254905679067</id><published>2009-08-10T10:59:00.004+03:00</published><updated>2009-08-12T09:39:34.886+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 32</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sn_T6xyeDUI/AAAAAAAAAPo/t27jlfjezNU/s1600-h/smally10.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368242287599816002" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sn_T6xyeDUI/AAAAAAAAAPo/t27jlfjezNU/s200/smally10.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Yok değil mi?”&lt;br /&gt;“Yok ama buraya girmiş?”&lt;br /&gt;“Nereye, buraya mı?”&lt;br /&gt;“Yok evladım kim girer oraya. Bu sokağa girmiş diyorum. Balıkçılar görmüş.”&lt;br /&gt;“Valla o tarafta yok Ali Abi. Girse görürüz. Balıkçının lafına niye bakıyorsun ki sen?”&lt;br /&gt;“Girmiş diyorum oğlum! Girmiş işte. Beş dakika evvel. Ayakkabılar siyah, küpeli, boyu posu da tutuyor. Adamlar nereden bilsin bu kadarını?”&lt;br /&gt;“Bilmem. Herif yok işte. Belki girdiği gibi öteki taraftan çıktı gitti, Ali Abi. Üstünde fanila mı varmış?”&lt;br /&gt;“Öyle dediler.”&lt;br /&gt;“Allah allah!”&lt;br /&gt;“Gidelim oğlum, yok işte burada!”&lt;br /&gt;“Ali Abi şuraya girmiş olmasın? Neydi bu adamın adı?”&lt;br /&gt;“İsmail mi Erdoğan mı öle bir şeydi de...”&lt;br /&gt;O an kusmaya başladım. Artık her şey bitmişti. Boğazımdan çıkan sesleri kontrol edemediğim gibi kasılırken halıyı da titretiyordum. Az sonra işim bitecekti.&lt;br /&gt;“İsmail!”&lt;br /&gt;“İsmail?”&lt;br /&gt;Erdoğan kafayı halının altından çıkarmıştı.&lt;br /&gt;“Ne İsmail’i ulan, Erdoğan benim aaa... Pardon abicim, yani afedersiniz ben sizi şey sandım amirim. Yoksa biz vazifeye saygı duyarız amirim. Kusura b…”&lt;br /&gt;“Tamam tamam.”&lt;br /&gt;“Sizler benim abimsiniz. Ben küfürlü konuştuysam yani sizin gibi… Erdoğan da benim isim, ondan yani yoksa… Ben yoldan geçen bi kanıbozuk sandım kuran çarpsın. Allahıma, şerefsiz kaynıyo amirim. Yoksa biz vazifeye saygı duyarız amirim. Bir emriniz v…”&lt;br /&gt;“Uzatma Erdoğan!”&lt;br /&gt;“Abi ben emriniz varsa diy…”&lt;br /&gt;“Burdan bi kadın geçti mi lan?”&lt;br /&gt;“Kadın mı? Kadın geçmedi amirim.”&lt;br /&gt;“Başka biri mi geçti?”&lt;br /&gt;“Yok abi ben valla görmedim. Ben uyuyodum abi, allah çarpsın uyuyodum abi.”&lt;br /&gt;“Kadın geçmediğini nerden biliyorsun o zaman?”&lt;br /&gt;“Ben bilmem amirim. Ben valla uyuyodum amirim. Geçmişse geçmiştir.”&lt;br /&gt;“O yorganın altında ne var ulan? Birisini mi soktun oraya yoksa?”&lt;br /&gt;Sonum gelmişti artık. Erdoğan’ın bacaklarının dibine kıvrılmış, titreye titreye bir mucize olmasını bekliyordum.&lt;br /&gt;“Yok abi, allahın oğlu gelse sokmam buraya abi, şerefsizim sokmam!”&lt;br /&gt;“Bülent oğlum, şu paçavraların altına bir bak bakalım!”&lt;br /&gt;“Ben mi?”&lt;br /&gt;“Yok sen zahmet etme ben bakarım. Tövbe yarabbi! Sen tabii, Bülent!”&lt;br /&gt;Birden omuzumda ıslak bir sıcaklık hissettim. Önce kan sandım. Sonra taze sidik kokusunu farkettim. Gayet açıktı. Korkudan ödü patlamıştı Erdoğan’ın. Altına işemeye başlamıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3956335254905679067?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3956335254905679067/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3956335254905679067' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3956335254905679067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3956335254905679067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-32.html' title='Tamamböceği - 32'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sn_T6xyeDUI/AAAAAAAAAPo/t27jlfjezNU/s72-c/smally10.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8113442980955847755</id><published>2009-08-06T13:27:00.003+03:00</published><updated>2009-08-06T15:13:27.423+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 31</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnrIa3ZXcOI/AAAAAAAAAPg/lIDOLA0pMpQ/s1600-h/smally9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366822269837865186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnrIa3ZXcOI/AAAAAAAAAPg/lIDOLA0pMpQ/s200/smally9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Leş gibi içki kokuyor, homurdanmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu. Omuzunu dürtükledim.&lt;br /&gt;“Muzaffer! Hişşt! Muzaffer!”&lt;br /&gt;“Ne var?”&lt;br /&gt;“Muzaffer!”&lt;br /&gt;“Ne Muzaffer’i lan ? Erdoğan ulan… benim adım!”&lt;br /&gt;Muzaffer’i nereden çıkarmıştım kimbilir. Erdoğan’dı tabii ki herifin adı.&lt;br /&gt;“Erdoğan? Tamam ya, Erdoğan tabii ya! Erdoğan uyan abi!”&lt;br /&gt;Erdoğan’ın gözler iyice açılmıştı artık.&lt;br /&gt;“Erdoğan bak! Bağırma abi! Şu otuz milyonu görüyor musun?”&lt;br /&gt;“Haa?”&lt;br /&gt;“Al bunu. Beni şurda iki dakika sakla, otuz milyon daha. Tamam? Bak, iki dakka diyorum. O kadar!”&lt;br /&gt;Herif belli ki korkmuştu. Sağ tarafımdaki polis yaklaştıkça, sesim kısıklaşıyordu. Parayı neredeyse gözüne sokacaktım artık.&lt;br /&gt;“Al diyorum lan, hadi ama. On şişe cin alırsın bunla. Söz veriyorum beş dakika sonra gitmiş olucam. Hadi abi, hadi kaldır şunu ya, …, tamam işte bu kadar!.”&lt;br /&gt;Herifin parayı almasıyla halının altına girmem bir olmuştu. Yazık, o kadar parayı yıllardır bir arada görmemiş bile olabilirdi. Leş gibi kurumuş sidik kokuyordu içerisi. Ayaklarının yanına kıvrılmıştım. Öğürmemek için zor tutuyordum kendimi. Az sonra Erdoğan da kafasını halının altına sokmuştu. Korkunç kokuyordu içerisi. Nasıl dayanacağım belli değildi. Otuz saniye boyunca sesizce bekledik. Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Sonra ayak sesleri duymaya başladım. Birden öğürdüm. Midemden ağzıma asitli bir su geldi. Zorlukla yutmaya çalıştım. Aldığım her nefes acı veriyordu artık. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Yıllardır kendimi böylesine kötü, böylesine çaresiz hissettiğimi hatırlamıyordum. Allahım neredeydim ben? Kim sokmuştu beni bu hâle? Kendim mi? Kaderim insanların acımaya bile korktuğu, sokaklarda yaşayan, yarı deli bir şarapçının iki dudağının arasındaydı. Her şeyimi verebilirdim o andan kurtulmak için. Satacak bir ruhum olsa, onu da satardım.&lt;br /&gt;Ayak sesleri birden bıçak gibi kesildi. Balıkçıların yanından gelen polis olmalıydı. Herif tam önümüzdeydi herhalde. Az sonra başka ayak sesleri de gelmeye başladı. Gelenler aralarında bir şeyler konuşuyordu. Bunlar da sokağın öteki ucundan gelen polisler olmalıydı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8113442980955847755?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8113442980955847755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8113442980955847755' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8113442980955847755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8113442980955847755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-31.html' title='Tamamböceği - 31'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnrIa3ZXcOI/AAAAAAAAAPg/lIDOLA0pMpQ/s72-c/smally9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4619324605213986308</id><published>2009-08-05T14:14:00.003+03:00</published><updated>2009-08-12T09:39:16.811+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 30</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnlqfjjvjaI/AAAAAAAAAPY/0Ua8gPkwpko/s1600-h/smally8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366437521342303650" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnlqfjjvjaI/AAAAAAAAAPY/0Ua8gPkwpko/s200/smally8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sokağın başından konuşma sesleri gelmeye başlamıştı. Sokak, sola doğru biraz kıvrılarak ilerlediğinden konuşanların kim olduğunu göremiyordum. Geriye doğru biraz yürümek zorunda kaldım. Durum pek hoş gözükmüyordu. Polislerden biri balıkçılarla konuşuyordu. Herhalde beni soruyordu. Hemen kaçmaya başladım. Turşucu dükkânının ve Muzaffer’in sarayının önünden koşarak tekrar geçtim. Öteki polis neredeydi acaba? Acaba, o da sokağın öteki ucunu mu tutuyordu?&lt;br /&gt;En fazla iki dakika sonra sokağın öteki ucundaydım. Durumun pek de iyiye gittiği yoktu. Bir polis otosu daha gelmiş, memurların sayısı da dörde çıkmıştı. Bir tanesi de balıkçılarla konuştuğuna göre toplam beş kişiydiler. Ne oluyordu acaba? Birden balık halinin olduğu tarafa doğru bağıra bağıra konuşmaya başladılar. Ne dediklerini anlayamıyordum. Sadece “tamam!” dediklerini çıkarabildim. Neydi tamam olan? Aralarında hızla biraz daha konuştular. Sonra iki tanesi benim olduğum tarafa yürümeye başladı.&lt;br /&gt;Hemen geri çekildim. Sokağın bu tarafından da çıkamıyordum. Heyecandan titremeye başlamıştım. Sokağın içlerine doğru koşuyor, bir yandan da saklanabileceğim bir yerler arıyordum. Berber, kotçu, spor malzemeleri satıcısı, kırtasiye ve köşeyi döndükten sonra Pehlivan Lokantası, parfümeri, köfteciler, eczane ve turşucu. Yıllardır geçtiğim sokak kâbusum olmuştu. Kapılar kilitli, kepenkler inmiş durumdaydı. Camekanları kırmam gürültü çıkarmam demekti. Saklanabileceğim hiçbir yer yoktu. Muzafferin paçavralardan kurulu sarayının önündeydim ve çıldırmak üzereydim. O an biraz önce balıkçılarla konuşan polisin de sokağa girdiğini görüverdim. Uzaktaydı ama en fazla bir dakika sonra yanımdaydı. İki taraftan da polisler geliyordu. Sıkışmıştım.&lt;br /&gt;“Muzaffer!”.&lt;br /&gt;Duymuyordu tabii ki. Fısıldıyordum çünkü. Biraz daha yüksettim sesimi:&lt;br /&gt;“Muzaffer!”&lt;br /&gt;Az sonra, halının altından bir kafa çıktı. Cebimden hızla cüzdanımı çıkarttım. Cüzdanın içinden üç tane onluk çektim ve yanına gittim.&lt;br /&gt;“Uyandın mı Muzaffer?”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4619324605213986308?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4619324605213986308/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4619324605213986308' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4619324605213986308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4619324605213986308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-30.html' title='Tamamböceği - 30'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnlqfjjvjaI/AAAAAAAAAPY/0Ua8gPkwpko/s72-c/smally8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7490306746847282503</id><published>2009-08-02T23:41:00.003+03:00</published><updated>2009-08-02T23:50:51.207+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 29</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnX8IbajbzI/AAAAAAAAAPQ/DJ3VJKxEKMI/s1600-h/smally7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5365471752810098482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnX8IbajbzI/AAAAAAAAAPQ/DJ3VJKxEKMI/s200/smally7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sokağa dalmayı başardım. Polislerden biri görmüştü galiba beni. Durum kötüydü. Büyük ihtimalle peşimden geliyorlardı. Tanrım, ne yapacaktım? Koşmanın pek bir anlamı yoktu. Sokağın sonu, polis arabasının olduğu yerin en fazla yirmi beş metre kadar yanına çıkıyordu. Polisler direk oraya bile yürümeye başlamış olabilirlerdi. Bir çıkış daha vardı. Pasaj girişlerinin olduğu yere doğru da kaçabilirdim. Ne var ki, geceleri o girişi demir parmaklıklarla kapatıyorlardı. Geri de dönemezdim. Harbiden yakalanacaktım galiba. Fazla zamanım yoktu. Bir an önce, kapandan farksız olan bu sokaktan çıkmanın bir yolunu bulmalıydım.&lt;br /&gt;Hoş, belki de, polislerin benimle alakaları falan yoktu. Olamaz mıydı yani? Başka bir şeyin peşinde de olabilirlerdi pekâlâ. Milyonluk Beşiktaş’ta başka olay mı yoktu? O an, kimbilir kaç tane polis otosu amaçsızca dolanıyordu İstanbul sokaklarında? Paniğe kapılmamalıydım.&lt;br /&gt;Sakinleşmeye çalıştım. O an hâlâ topalladığımı farkettim. Balıkçıların beni görmesi artık imkânsızdı oysa. Bir an önce, kendime gelmeliydim. Hiç de kolay değildi kendine gelmek. Beynim çalışıyor, çalıştıkça da moral bozuyordu. Cehennem azabı böyle bir şey olsa gerek.&lt;br /&gt;Bir sürü şey düşündüm. Yakalandığımı, nezarete atıldığımı, polislere ifade verdiğimi, verdiğim ifadelere kimsenin inanmadığını, kimliğimin bir türlü tespit edilemediğini, bir adamla kavga etmek gibi basit bir suçtan içeri atılıp bir türlü dışarı çıkamadığımı, iki üç ay hapis yattıktan sonra akıl hastanesine gönderildiğimi, söylediğim şeylere polisler gibi doktorların da hiçbir şekilde inanmadığını, insanları kim olduğum konusunda hiçbir şekilde ikna edemediğimi, zamanla dışarı çıkabilmek umuduyla ifadelerimi değiştirdiğimi, birbiriyle çelişen ama kendi içinde tutarlı bir sürü senaryo yazarak dışarı çıkmak için çırpındığımı ve en sonunda gerçekten delirdiğimi… Gerçekten de ne diyecektim ki ben polislere? Dobra dobra olanları mı anlatacaktım? Millet gülerdi be! Dediğim gibi, cehennem azabı böyle bir şey olsa gerek. Tam ölürken, içini öylesine berbat bir sıkıntı kaplıyor ki, sonsuza kadar azap içinde kalıyorsun. Geberip giderken, çöküntü içinde o saniyeye hapsolup kalıyorsun. Allah düşmanımı bile korusun!&lt;br /&gt;Öğlen turşu suyu içtiğim dükkânın önünden hızla geçtim. Moralim sıfırın altındaydı. Halbuki öğlen böyle miydim? Kafam karışık da olsa keyfim yerindeydi o saatlerde. İki bardak turşuyu anında mideye indirmiştim. Motoru da fena bozmuştum bu arada. Prens hazretleri yüzünden nasıl da altıma doldurmuştum? Komikti harbiden. Ne var ki, gülümseyemiyordum bile. Üşüyordum ve içim yine bulanmaya başlamıştı. Bir an önce kurtulmalıydım bu cehennemden.&lt;br /&gt;Pasaj girişlerinin kesiştiği yere doğru hızla yürüdüm. Ancak parmaklıkları gördüğümde moralim bir kat daha bozuldu. Oraya tırmanmam imkânsızdı. Boyası atmış parmaklıkların önünde salak gibi durdum birkaç saniye. Böyle bir şeyi denemek bile aptallık olacaktı.&lt;br /&gt;O an bir ses duydum. Acıyla inleyen ya da uykusunda konuşan birinin sesine benziyordu. Sokakta yalnız olduğumu düşünüyordum. Korkmuştum. Heyecanla arkama baktım. Bir an için kimseyi göremedim. Çocukluktan kalma bir cin korkusu rüzgâr gibi geçti üzerimden. Sonra burnumun dibindeki eski eşya ve paçavra yığınını gördüm. Portakal likörü tiryakisi Muzaffer’in sarayından başka bir şey değildi aslında gördüğüm. Çürümüş, ahşap bir kapıya yaslanmış kartonlar, meyve kasaları, yerlere serilmiş gazeteler, battaniyeler, naylon parçaları, içi boşalmış likör, kanyak, cin şişeleri ve muhtemelen altında söylene söylene uyuyan Muzaffer’i saklayan eski ve kirli bir halı. Hafif bir rahatlama hissettim. Cinlerle perilerle işimiz yoktu en azından.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7490306746847282503?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7490306746847282503/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7490306746847282503' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7490306746847282503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7490306746847282503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-29.html' title='Tamamböceği - 29'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnX8IbajbzI/AAAAAAAAAPQ/DJ3VJKxEKMI/s72-c/smally7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4167193247147584917</id><published>2009-08-01T00:23:00.002+03:00</published><updated>2009-08-01T00:25:57.325+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 28</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnNhTifLdfI/AAAAAAAAAPA/m-M8-_jtZ1w/s1600-h/smally7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5364738569431381490" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnNhTifLdfI/AAAAAAAAAPA/m-M8-_jtZ1w/s200/smally7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Acayip gürültü çıkmıştı. Heyecan içinde, sanki büyük bir suç işlemişim gibi olduğum yere çöküverdim. Adamların sesi kesilmişti. En fazla on metre uzağımda oturuyorlardı. Heriflerin duymamış olmasına imkân yoktu. Nefes bile almıyordum. Salak gibi oturup her şeyin normale dönmesini, adamların muhabbetlerine kaldıkları yerden devam etmesini bekledim. Dediğim gibi, hıyarlıklar serime başlamıştım bir kere.&lt;br /&gt;On saniye sonra adamlar tepemdeydi. Uzun zamandır aradıkları, çürük domates hırsızını bulmuş gibi bakıyorlardı bana. Birkaç saniye, masum masum baktım heriflere. Adamlardan biri Zeki Müren’in genç haline acayip benziyordu. Hani şu siyah beyaz filmlerdeki kibar beyefendiye. Hafiften ayak bileğimi tutmaya başladım. Yere çökünce, heriflerden saklanıyormuş pozisyonuna düşmüştüm. Bileğim burkuldu ayaklarına yatacaktım. Zeki Müren’e benzeyeni vakit geçirmeden sorguya başladı:&lt;br /&gt;“Kimsin gardaş?”&lt;br /&gt;Zor bir soruydu. Ayrıca, adamda boru gibi ses vardı. İnsan ister istemez eziliyordu. Herifin tipiyle, ağzından çıkan sesi bağdaştırmak zordu. Sanki Zeki Müren’in içine Erol Taş kaçmıştı. Harbiden komik bir durumdu. Sinirlerim boşalmıştı. Resmen gülmeye başlamıştım. Gülmemeye çalışarak ve pek de başarılı olamayarak, “Semih”, dedim.&lt;br /&gt;“Bu saatta n’apan da burda?”&lt;br /&gt;“Ya, eee, ben sahile gidiyordum.”&lt;br /&gt;“Yapma yav? Bu saatta n’abacan da sahilde?”&lt;br /&gt;“Sigara iççektim, asabım fena bozuk.”&lt;br /&gt;“Başka yol mu yok lan saale gidecek?”&lt;br /&gt;Yüzümdeki gülümseme kaybolmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;“Kafa işte be abi ya! Kız arkadaşımla dalaştım, ondan sonra da kapıyı vurduğum gibi çıktım evinden! Ayağım da f…”&lt;br /&gt;Bir tanesi sırıtmaya başlamıştı ama ötekinin söylediklerime hiç de inandığı yoktu. Lafımı ağzıma tıkıverdi:&lt;br /&gt;“Başka yol mu yok dedik lan sahile gidecek?”&lt;br /&gt;Herifin laftan anladığı yoktu.&lt;br /&gt;“… Kafa işte be abi! Geçmeyiz bi da’a! Ben n’aaptığımı biliyo muyum? Bileği de fena burktuk galiba ya! Uff!”&lt;br /&gt;Birden ayakkabımın bağlarını çözmeye başladım. Yine sinirli ayaklarına yatmaya başlamıştım. Bakalım bu sefer papaza pilavı yedirebilecek miydim? Yavaş yavaş ayakkabımı, ardında da çorabımı çıkardım. Kendimi yaptığım maymunluğa iyice kaptırmıştım. Herifler tepemde dikilmiş beni izlerken, ben çıplak ayağımla daireler çiziyor, bir yandan da inliyordum. Yine de, gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum. Özellikle müren kılıklı olanınkilere. Bu herifler başıma bela olacaktı galiba. Birden sordum:&lt;br /&gt;“Buz var mı?”&lt;br /&gt;İlk önce birbirlerine baktılar. Sonra, aralarında kararlaştırmış gibi, bir ağızdan soruma yanıt verdiler:&lt;br /&gt;“Yok!”&lt;br /&gt;Ses tonları hoşa gidecek cinsten değildi.&lt;br /&gt;“Tamam abiler, tamam!”, dedim.&lt;br /&gt;Çıkardığım çorabı tekrar giymeye başladım. Her hareketimle heriflere karakter atıyordum. Ayakkabımı da giydikten sonra zar zor ayağa kalktım. Bir süre, yere basmakta zorlanıyormuş ayağı yaptıktan sonra, yere düşürdüğüm kasaları toplamaya başladım. Heriflerin kendilerini kötü hissetmeleri için elimden geleni yapıyordum.&lt;br /&gt;“Bırak bırak! Biz yaparız!”&lt;br /&gt;“Yok abi, ben düşürdüm, ben kaldırırım.”&lt;br /&gt;Heriflerden birinde, attığım karakterler etkisini göstermeye başlamıştı. Lâkin, müren kılıklı olan hâlâ pis pis bakıyordu. Birden herifin atletimdeki kana baktığını farkettim. Herifin neden uyuzluk ettiği anlaşılıyordu. Artık hafiften tüymek gerekiyordu.&lt;br /&gt;“İyi geceler abiler. Kusura bakmayın!”&lt;br /&gt;Zorlana zorlana yürümeye başladım. Topallaya topallaya balık pazarından Beşiktaş meydanına çıktım.&lt;br /&gt;Hay çıkmaz olaydım! Meydana adımımı atmamla Ihlamur çıkışındaki polis otosunu görmem bir oldu. Arabanın dışında iki polis vardı. Arka kaportaya yaslanmış bir şeyler konuşuyorlardı. Meydan aydınlıktı ve ben karşılarına çıkmıştım. Beni görmeleri için hafifçe sola doğru bakmaları yeterliydi. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum.&lt;br /&gt;On - on beş adım daha ilerleyebilsem turşucunun olduğu sokağa girecektim. Böylece, polislerin görüş alanından çıkmış olacaktım. Çabuk olmalıydım. Hemen arkama baktım. Sanat güneşinin delici bakışları hâlâ üstümdeydi. Herif polisleri göremiyordu görmesine ama koşmamı da engelliyordu. İki saattir bileğim burkuldu diye rol kesiyordum heriflere, bir anda nasıl koşmaya başlayabilirdim ki?&lt;br /&gt;Olacak iş değildi. Kırk metre ötemde beni hâlâ farketmemiş iki polis vardı ve ben, memur beyler beni rahatça farkedebilsinler diye, tam karşılarında topallaya topallaya ilerliyordum.&lt;br /&gt;Hapı yutmama az kalmıştı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4167193247147584917?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4167193247147584917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4167193247147584917' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4167193247147584917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4167193247147584917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/08/tamambocegi-28.html' title='Tamamböceği - 28'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnNhTifLdfI/AAAAAAAAAPA/m-M8-_jtZ1w/s72-c/smally7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6911024307786074667</id><published>2009-07-30T00:42:00.001+03:00</published><updated>2009-07-30T00:43:27.281+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 27</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnDCbkZCeGI/AAAAAAAAAO4/gQz89Oz2uj8/s1600-h/smally4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5364000935079213154" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnDCbkZCeGI/AAAAAAAAAO4/gQz89Oz2uj8/s200/smally4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir hayalet gibi ilerledim boş sokaklarda. Sessiz ve hızlıydım. Biliyordum, en az bir saat boyunca Beşiktaş’ın altını üstüne getirecekti polis otoları. Muhtemelen Yunus Abi’yi de teşhis için yanlarına alacaklardı. Dolaştırdıkça dolaştıracaklardı herifi.&lt;br /&gt;Adımlarım acı veriyordu. Yavaş yavaş düşünceler şekillenmeye başlamıştı beynimde. Yıldızlara bakıyor ve ne kadar değersiz bir adam olduğumu düşünüyordum. Sızlanmaktan başka bir işe yaramayan hamamböcekleri ordusunun bir neferiydim sadece. Yıldızlar öyle miydi? Nasıl da parlıyorlardı tepemde? Hiçbir ordunun neferi değildi onlar. Güçlerinin yettiği kadar ışık veriyorlardı. Yalnız, mağrur ve özgürdüler. Kendilerini başkalarıyla kıyaslamıyorlardı. Ben ne yapıyordum? Sevdiğim insanlara hayatı zehir etmekle uğraşıyordum. Özgürlüğü istiyordum güya. Ne var ki, beni eski hayatıma bağlayan hiçbir şeyden de vazgeçmeyi kabullenemiyordum. Vay aslanım vay! Cennet cepteyken elmayı dedem de ısırır!&lt;br /&gt;Chun Li’yi masamda, Serkan’ı evimde görmeye dayanamıyordum. Yatağım yatağım diye sızlanıp duruyordum. Serkan’la Sema’yı sarılırken görünce nasıl da kötü olmuştum? İki saat önce başka bir kadının yatağında olan ben değildim sanki. Bak, o kızcağız da aramıştı. Ne diyecekti acaba?&lt;br /&gt;Kanlar içinde bırakmıştım Serkan’ın yüzünü. Nasıl da titriyordu Sema? Bir sinek gibi vızıldayıp duruyordum eski hayatımın üzerinde. Sabahtan beri, evim, işyerim ve Taksim’in barları arasında mekik dokuyordum. Birinin kovması mı gerekiyordu bu sineği? Al işte, yine şirkete gidiyordum. Neden? Belli değil! İyi durumda değildim. Beşiktaş sokaklarında dolaşan hayalet, gölgesinden hiç memnun değildi. Hem de hiç!&lt;br /&gt;Düşünmemeliydim bunları. En azından şimdilik dikkatimi dağıtmamalıydım. Bir an önce şirkete ulaşmalıydım. Arabaların nadiren girdiği yerlerden ilerlemeyi sürdürdüm. Ermeni kilisesinin olduğu cumbalı sokaktan balık pazarına doğru indim ve Rum kilisesinin yanından balık pazarına çıktım. Birden burnuma duman kokusu gelmeye başladı. Yakınlarda bir yerlerde bir şeyler yanıyor olmalıydı.&lt;br /&gt;Tam tezgâhların arasına dalıyordum ki burnumun dibinde iki kişi olduğunu farkettim. Balıkçı olmalıydılar. Soldaki tezgâhların hemen arkasında, bir tenekenin içine ateş yakmışlar ve ateşe iyice sokulmuşlardı. Ateşli ateşli bir şeyler konuşuyorlardı. Hemen yolumu değiştirdim. Bu adamlara gözükmemekte yarar vardı. Buradan geçtiği takdirde, polisin, bu adamlara bir iki soru soracağı kesindi.&lt;br /&gt;Ses çıkarmamaya çalışarak sağ taraftaki balık lokantalarının önünden ilerledim. Aslında yaptığım aptallıktı. Pazara hiç girmemeliydim. Balık pazarının paralelindeki sokaktan rahatça ilerleyebilirdim pekâlâ. Ama bir kere girmiştim işte pazara. Bastığım yerlere doğru düzgün bakarak ilerlesem yine bir sorun yoktu. Ne var ki, hıyarlık serisine başlamıştım bir kere. En sonunda olan oldu. Heriflere bakayım derken, ayağım oradaki kasalardan birine çarpıverdi. Birden üst üste duran iki üç boş kasa yere yığıldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6911024307786074667?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6911024307786074667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6911024307786074667' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6911024307786074667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6911024307786074667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-27.html' title='Tamamböceği - 27'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SnDCbkZCeGI/AAAAAAAAAO4/gQz89Oz2uj8/s72-c/smally4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8131540800346698952</id><published>2009-07-27T06:12:00.003+03:00</published><updated>2009-07-27T06:20:42.861+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 26</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sm0cKjmiIuI/AAAAAAAAAOo/sA-0ixPAl44/s1600-h/smally4t.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 181px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sm0cKjmiIuI/AAAAAAAAAOo/sA-0ixPAl44/s200/smally4t.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362973698949260002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bir an için öylece kaldım yerimde. Ne yani bu adam hareket edersem vuracak mıydı beni? Vuracaktı tabii! İşin şakası kalmamıştı artık. Yanına gitmeye çalıştığım insan savunmasız bir kadındı ve kucağındaki de biraz önce suratını kanlar içinde bıraktığım kocası. Aklım varsa yerimden kıpırdamazdım.&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bende akıl olsaydı orada olmazdım zaten. &lt;/span&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Yunus Abi’yi de, elindeki silahı da iplemedim. Serkan ve Sema’nın yanına doğru bir adım daha attım. Ve o anda, Yunus Abi silahını ateşledi. Sema’nın korkunç çığlığı pencerelerden gelen başka kadın çığlıklarına karıştı. Sol ayağımı koyduğum yerde güçlü bir titreşim hissettim. Bir an için vuruldum sandım. Şaşkın şaşkın ayakkabıma baktım. Oysa vurulmamıştım. Kurşun ayağımın yakınında bir yerden toprağa saplanmıştı. Sema titreye titreye ağlamaya başlamıştı. Bunu görmemle kudurmam bir oldu. Manyak gibi bağırmaya başladım:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Yeter ya, yeter! Herifin suratı kan içinde, kızcağız ağlıyo, sen hâlâ ateş ediyosun! Anlamıyo musunuz ya! Taksi lazım diyorum, taksi! Kan içinde herif ya! Yok yere ya! Yok yere herif vurucak bizi ya! Adamın alnı yarıldı diyorum ya!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Çok sinirlenmiştim. Ağzımdan salyalar fışkırıyordu. Herifin tabancayı ateşlemesi acayip korkutmuştu beni. Arsızlığı iyice ele almıştım. Sanki Serkan’ın yüzünün kan revan içinde kalmasının tek sebebi ben değilmişim gibi bağırdıkça bağırıyordum Yunus Abi’ye. Yüzünde yakaladığım suçluluk ifadesinin yakasını bırakmıyordum. İpe sapa gelmez bir yığın laf ettim herife. Sanki silah onda değil de bendeydi. Yazık, adamcağız iyice&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sindi. En sonunda silahı tutan kolu hafifçe yana doğru düşüverdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Bir an durdum. Sonra Serkan’ın başına gittim. Yere düşen kanlı tişörtümü alıp Sema’ya verdim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Bak şurası temiz. Al. Hah, tam oraya. Fazla bastırmadan tut. Aslında kolonya olsa ayılır belki. Bak, dur. Serkan! Abi! Serkan! Bak benim, Semih! Sema da burda! Serkan! Allahallaa!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Serkan’ın ayıldığı falan yoktu. Tekrar korkmaya başlamıştım. Sema hâlâ ağlıyordu. Ayağa kalktım ve kendimden emin bir ses tonuyla “ben hemen Barbaros’tan bi taksi çevirip geliyim!”, dedim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Telaş içindeydim. Bir anda olayın yönetimini ele almıştım. Yunus Abi dut yemiş bülbüle dönmüştü. Hâlâ park duvarının üzerindeydi ve “ne yapayım”, der gibi Sema’ya bakıyordu. Sema’nın onu gördüğü bile yoktu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Delikanlı adamdı Yunus Abi. Silahını kaptığı gibi gelmişti. Ne var ki, aslını astarını bilmediği bir mesele için adam vuracak kadar bilinçsiz biri de değildi. Vurmamıştı işte beni. Korkutmuştu korkutmasına ama vurmamıştı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Parkın aşağısına doğru koşmaya başladım. Atletim kalmıştı üstümde. Taksi bulmaya gittiğime herkes gibi kendimi de inandırmıştım. Suçsuz, haklı ve sarhoştum. Birden parkın yukarısından siren sesleri gelmeye başladı. Ağaçların arasından, yanıp sönerek apartmanlara yansıyan mavi ışıkları görebiliyordum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Ne taksisi ya?” diyemedim hemen. Dostum için biraz daha koştum Barbaros Bulvarı’na çıkan ara sokağın girişine doğru. Sonra birden parka giriverdim. Vazgeçmiştim Barbaros’a inmekten. Hiç düşünmeden yapmıştım bunu. Kararları beynim değil ruhum alıyordu artık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Her şey altımdan kaymaya başladı. Deliler gibi koşuyor, zigzaglar çiziyor, duvarların üzerinden atlıyor, çukurlara dalıyordum. Parktan geçmek isteyen insanlar için yapılmış yürüyüş yollarını izlemediğim kesindi. Gidilebilecek en kısa yoldan da gitmiyordum. Avının peşinde koşan ve sadece sezgileri ile hareket eden ilkel bir insan gibiydim. Ya da kafayı yemiş bir Unreal Tournament oyuncusu gibi. Çıldırmıştım. Bir oraya bir oraya zıplıyor, kendi yolumu çiziyordum. Bir saniye sonra ne yapacağımı kendim bile bilmeden koştum durdum. Açık söylemek gerekirse, bir iki kere, “ne yapıyorum ben?” de diyecek oldum. Ne var ki, ruhumun aklımı pek iplediği yoktu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Serkan’ı düşündüğüm yoktu artık. Parka girdiğim noktanın en fazla otuz metre ilerisinden parktan çıktım. O kadar süre içinde parkın öteki ucuna en az iki kere gidip gelebilirdim herhalde. Beş dakika boyunca deli danalar gibi koşmuş ve gele gele, parka girdiğim yerden en fazla yirmi saniyede yürüyebileceğim bir noktaya gelmiştim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Biraz ötemde eski Beşiktaş evlerinin olduğu, bir arabanın giremeyeceği kadar dar bir sokak vardı. Parkın etrafında dolaşıp duran ekip otolarına gözükmeden oraya doğru koşmayı başardım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Boş sokakta pencereleri kolaçan ederek yürümeye başladım. Sucuk gibi terlemiş ve nefes nefese kalmıştım. Nefesimi bir türlü kontrol altına alamıyordum. Tam atletimin kan içinde kaldığını farkettiğim anda cep telefonum çalmaya başladı. Tanrım o ne gürültüydü öyle. Yüreğim ağzıma gelmişti. Arkamı kontrol ettim hemen. Kim arayabilirdi ki beni? Polisler mi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Tabii ki polisler değildi. Arayan Sema’ydı. Karım olan Sema değil, bir saat önce yanından sessizce ayrıldığım Sema. Kızcağız uyanmıştı herhalde. Yanında beni göremeyince şaşırmış olmalıydı. Açmak istemedim telefonu. Soracağı sorular aşağı yukarı belliydi zaten:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Neden gittin? Neredesin? Nereye gidiyorsun? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Kuşkusuz Sema’ya laf anlatabilecek durumda değildim. &lt;/span&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;Telefonumu kapatıverdim. İlk fırsatta arar, gönlünü almaya çalışırdım nasıl olsa. Telefonumun çalması iyi olmuştu. Biraz kendime gelmiştim. Az sonra ayaklarımın beni nereye götürdüğünü anladım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;Şirket çok uzağımda değildi. Anahtarlar hâlâ cebimdeydi. Hızlı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir yürüyüşle en fazla on dakikada ofise kapağı atabilirdim. Biraz param da vardı nasıl olsa. Gün doğuncaya kadar orada bekler, ondan sonra da giderdim bu şehirden.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8131540800346698952?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8131540800346698952/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8131540800346698952' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8131540800346698952'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8131540800346698952'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-26.html' title='Tamamböceği - 26'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sm0cKjmiIuI/AAAAAAAAAOo/sA-0ixPAl44/s72-c/smally4t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4018512898390067276</id><published>2009-07-24T18:15:00.003+03:00</published><updated>2009-07-24T18:21:55.132+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Toplantı Notları</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmnRWXXwEEI/AAAAAAAAAOg/ZoB4C7m09us/s1600-h/pikehike.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362047013522247746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 294px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmnRWXXwEEI/AAAAAAAAAOg/ZoB4C7m09us/s320/pikehike.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu imzalarla birlikte,&lt;br /&gt;Bu masadaki dört kişi,&lt;br /&gt;Birer düş şehri yaratmakla yükümlüdür.&lt;br /&gt;Taraflar,&lt;br /&gt;İnsan ve mahlukata hayat verecekler,&lt;br /&gt;Kül sokakları, su evleri, rüya köprüleri&lt;br /&gt;Ve muhtelif amaçlara hizmet eden,&lt;br /&gt;Yapılar inşa edebileceklerdir.&lt;br /&gt;Kutsal emanetler saklayan,&lt;br /&gt;Zamansız şehirlerini,&lt;br /&gt;Denizler, ırmaklar ve ormanlarla,&lt;br /&gt;Süsleyebileceklerdir.&lt;br /&gt;Şehir tasarımlarında,&lt;br /&gt;Uçma yeteneğine sahip canlıların,&lt;br /&gt;Gökyüzüne ilişkin unsurların kullanımı,&lt;br /&gt;Kesinlikle yasaktır.&lt;br /&gt;Ücretli eleman kullanımı,&lt;br /&gt;Gündelik hayatta kullanılan,&lt;br /&gt;Herhangi bir sayı ile sınırlandırılmamıştır.&lt;br /&gt;Bir sonraki toplantıya kadar geçecek,&lt;br /&gt;Yirmi bir yıllık süre içinde,&lt;br /&gt;Taraflar birbirini görmeyecek,&lt;br /&gt;Diğer şehirler hakkında,&lt;br /&gt;Herhangi bir bilgi arayışına,&lt;br /&gt;Girmeyeceklerdir.&lt;br /&gt;Ve girmek isteyenler,&lt;br /&gt;Dumanlar Şeyhi’nin elçileri bile olsa&lt;br /&gt;Şehir kapılarını kilitli tutacaklardır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4018512898390067276?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4018512898390067276/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4018512898390067276' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4018512898390067276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4018512898390067276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/toplant-notlar.html' title='Toplantı Notları'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmnRWXXwEEI/AAAAAAAAAOg/ZoB4C7m09us/s72-c/pikehike.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-906379941607032046</id><published>2009-07-23T16:12:00.002+03:00</published><updated>2009-08-16T19:14:06.352+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 25</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Smhh72X2u2I/AAAAAAAAAOY/Ur1jqe4OEtc/s1600-h/smally5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5361643037220322146" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Smhh72X2u2I/AAAAAAAAAOY/Ur1jqe4OEtc/s200/smally5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Serkan bayılmıştı. Yerde yatıyordu. Oturmuş, ellerindeki kana bakarken, birden sağ omzunun üstüne yığılıvermişti. Kan görmeye dayanamaz zaten. Korkmuştum. Herife bir şey olmuş olabilirdi. Kanlar içindeydi yüzü. Üzerimdeki tişörtü çıkardım ve yüzündeki kanı temizlemeye başladım. İnanamıyordum. Ben yapmıştım bunu Serkan’a. Dayanılmaz bir görüntüydü. Kucağımdaydı kafası. İki kaşının tam ortasında bir birbuçuk santimlik bir yarık vardı. Kan her yere bulaşmaya başlamıştı. Yüzünde, bayılmadan hemen önceki ifade sabit kalmıştı. Kan kokusu alıyordum.&lt;br /&gt;Midem bulanmaya başladı. Korkunçtu. Sanki herifi öldürmüşüm gibi. Telaşlandım ve hemen bileğini kontrol ettim. Bir şey anlaşılmıyordu. Yüreğim ağzıma geldi. Boynunu tuttum ve şah damarını buldum. Gümbür gümbür atıyordu allahtan kalbi. Bir anda abartmıştım olayı. Ölecek değildi ya herif? Birden, bir kadının, “Ay, biri polis çağırsın, ay! Adamı boğuyorlar!” diye bağırdığını duydum. Elimin hâlâ Serkan’ın boğazında olduğunu farkettim.&lt;br /&gt;O an, bir silah patladı. Ses çok yakından gelmişti. Burnumun dibinden. Yine de benim yüzümden bir silahın ateşlenebileceği o an için aklımın ucundan bile geçmedi. Kafamı kaldırdım sadece. Yunus Abi’yi gördüm. Yanında da yeşil geceliğiyle Sema vardı. Koşarak yanıma doğru geliyorlardı. Sema’nın gözleri korkuyla Serkan’ı arıyordu. Yunus Abi’nin sağ elinde bir tabanca olduğunu gördüm.&lt;br /&gt;Alt kat komşumuzdu Yunus Abi. Klasik gitar hocasıydı ve beni çok severdi. Geçimini gitarıyla sağlayan, ufak tefek, dünya tatlısı bir adamdı. Bazı geceler Sema uyuduktan sonra yanına inerdim. Sabaha kadar içe içe muhabbet ederdik. Onu böyle göreceğim hayatta aklıma gelmezdi. Herif kaplan kesilmişti. Silahını kaldırdı ve havaya bir el daha ateş etti. İşler iyice çığrından çıkıyordu. Koşarak park duvarının kenarına kadar geldiler. Sonra, Yunus Abi çevik bir hareketle park duvarının üzerine zıpladı. Artık direk benimle konuşuyordu:&lt;br /&gt;“Kaldır ellerini! Şöyle, kenara çekil.”&lt;br /&gt;Etrafta çıt çıkmıyordu. Herkes, pürdikkat piyasaya çıkan bu yeni kahramanın hareketlerini izliyordu. Serkan’ın başını usulca yere koydum ve ayağa kalktım. Şimdi düşünüyorum da inanılmaz şeyler geliyordu başıma. Yunus Abi de olsa herifin teki resmen bana silah çekmişti. Hayatım tetiği çekip çekmemesine bağlıydı. Ama o an böyle şeyler düşünmüyor insan. Biraz da beyinsiz bir herif olduğumdan olsa gerek, herifin elindeki silahın büyüsüne kapılmamayı bir şekilde başarmıştım. Serkan’ın yanından yavaşça bir iki adım uzaklaştım ve sanki herşeyi yapan ben değilmişim gibi sakin sakin konuşmaya başladım:&lt;br /&gt;“Ya şey, Serkan’ın alnı yarıldı galiba. Kan görünce kendinden geçti. Onun dışında bişeyi yok galiba. Kalbi falan atıyo yani. Eee, yani, hemen bir taksi çağıralım, dikiş atılması falan gerekebilir!”&lt;br /&gt;Saçmalıyordum belki de. Gecenin yarısında herifin tekinin suratını dağıtıp sonra karısına pişkin pişkin akıl öğretiyordum. Serkan’a ismiyle hitap etmem ve Yunus Abi’yi sallamadan sakin tavırlarla Sema’yla konuşmam onları şaşırtmıştı. Hoş Sema’nın bana böylesine şaşkın gözlerle bakması beni daha fazla şaşırtıyordu. Yunus Abi’nin yüzünde sert bir ifade oluşmuştu. “Ulan şu ukalanın bacağına neden iki tane saydırmıyorum ki?” diye kendine kızıyor gibiydi. Şaşkındım gerçekten. Hâlâ inanamıyordum bu insanların beni tanımadığına.&lt;br /&gt;Sema yerinde duramıyordu. Birden duvardan atladı ve Serkan’ın yanına gitti. Çocuğun yüzünün aldığı hali görünce çığlığı basıverdi. O an yanına gitmek ve onu sakinleştirmek istedim. Dayanamıyordum Sema’yı o halde görmeye. Ama adımımı atmamla durmam bir oldu. Yunus Abi’nin ses tonu oldukça sertti:&lt;br /&gt;“Kıpırdama yerinden!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-906379941607032046?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/906379941607032046/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=906379941607032046' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/906379941607032046'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/906379941607032046'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-25.html' title='Tamamböceği - 25'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Smhh72X2u2I/AAAAAAAAAOY/Ur1jqe4OEtc/s72-c/smally5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-319909499065016824</id><published>2009-07-20T16:44:00.003+03:00</published><updated>2009-07-20T16:53:05.637+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 24</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmR2npQZ_gI/AAAAAAAAAOQ/53tNUKm3ni0/s1600-h/smally5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360539879939374594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmR2npQZ_gI/AAAAAAAAAOQ/53tNUKm3ni0/s200/smally5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Birden Serkan’ın sesi kesiliverdi. Çok ani olmuştu bu. Refleks olarak durdum ve arkama baktım. Kafamı çevirmemle üzerime doğru uçan siyah cismi farketmem bir oldu. Etraf gerçekten karanlık olduğu için atılan şeyi ancak çok yakınıma geldiğinde farkedebildim. Allahtan bir tarafıma gelmedi. Üzerime doğru geliyor olsaydı hayatta kaçamazdım. Ne olduğunu da göremedim. Herhalde biraz önce salon penceresine fırlattığım taştı. Serkan sakin tavırlarımı görünce dellenip, arkamdan fırlatmış olmalıydı. Yere çarptığında tok bir ses çıkardı ve sekerek çalıların arasında kayboldu.&lt;br /&gt;O an çok iyi tanıdığım bir ses duydum. Sema’nın sesiydi bu. O sabaha kadar karım olan insanın. Sonra gözlerimle gördüm. Oydu. Şüpheye yer yoktu. Balkondaydı. Serkan’ın koluna yapışmış, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Belli ki korkmuştu. Sonra Serkan biraz yatıştı ve onu kolları arasına aldı.&lt;br /&gt;Bana bakmıyorlardı bile. Donup kalmıştım. Chun Li’yi unutmuştum artık. Karşımdaki sahne içimi acıtıyordu. Karanlığa asılmış bir çamaşır gibiydim. Karıma sarılan adamın karşısına mandallanmış ıslak ve çaresiz bir bez parçası gibi. Zaman durmuştu sanki. Sema Serkan’ın aşkıydı artık. Bense bir hiç. Neye kızdığını bile anlatamayacak bir deli, haritadan silinmiş bir şehir, masum ve mutlu insanların başına musallat olmuş bir orospu çocuğu.&lt;br /&gt;“Orospu çocuğu!”.&lt;br /&gt;Bağırmaya başlamıştım. Ağlamaklıydı sesim. Sinirli ve güvensizdim. Bela arıyordum. Her şey olabilirdi artık.&lt;br /&gt;“Çek ellerini onun üstünden, it oğlu it!”&lt;br /&gt;Serkan’ın cevabı gecikmedi: “Sana ne lan, adi herif?”&lt;br /&gt;“Çek dedim lan ellerini!”&lt;br /&gt;“Git işine lan! Belanı arama, git burdan!!”&lt;br /&gt;Yerde bir taş daha aradım. Ne yaptığımı bilmiyordum. Ağzıma ne geliyorsa söylüyordum artık. Bağrışlarımız sessiz parkı çevreleyen sokaklarda yankılanıyordu. Mahalle hafif hafif uyanmaya başlamıştı. Şimdiden birkaç evin ışıkları yanmıştı bile. Bulduğum ilk taşı fırlattım üstlerine. Yakınlarına bile ulaşmadı. Yaptığım her hareket acı veriyordu. Sema da bağırmaya başlamıştı. Korkuyordu belli ki. Allahım o içeri gidiverse ne olurdu sanki? Hoş, içeri gitse ne olacaktı? Ne yapıyordum ki ben? Ne biçim bir kâbustu bu?&lt;br /&gt;Serkan aniden içeri girdi. Hemen arkasından gitmedi Sema. Durdu ve bana baktı bir an için. Yalvarır gibi. Kahroluyordum. Onu üzmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Her şeyimdi o benim. “Lütfen git!” diyordu gözleri. Ne isterse yapardım. Giderdim de. Ama Serkan tekrar çıktı sahneye. Sema’mı kolundan tuttuğu gibi içeri savuruverdi. Sonra o da kayboldu. Kimse böyle davranamazdı karıma. Deliye dönmüştüm.&lt;br /&gt;Bir anda yapayalnız kalmıştım parkta. Her şey allak bullak olmuştu. Bir kuş kadar bile çalışmıyordu beynim. Biraz önce Sema’nın durduğu yere boş boş bakıyordum. Onu aldatmıştım ben. İnsanlar pencerelerdeydi. Sesleri duyuluyordu. Birileri polisi aramış olmalıydı. Birazdan ekip otoları damlayacaktı. Ne var ki, bunları düşünebilecek halde değildim. Salak gibi Serkan’ın tekrar balkona çıkmasını bekliyordum.&lt;br /&gt;Az sonra Serkan ortaya çıktı. Ama balkon kapısından değil. Herif apartmanın kapısından don atlet çıkıvermişti piyasaya. Bana doğru koşmaya başladı. Ağzımı burnumu dağıtmaya geliyordu. Koştu ve parkın duvarından çimlere atladı. Yavaş çekimde tekrar izlenebilecek türden bir atlayıştı. Öylece durdum yerimde. Beş metre ya kalmış ya kalmamıştı artık aramızda. Kafa atacağını sezdim. Uçan kafa geliyordu. Evet, kesin geliyordu. Bir anda başımı hafifçe eğiverdim.&lt;br /&gt;Ve kafalarımız iki yumurta gibi tokuştu. Pencerelerden gelen çığlık seslerini duymamak mümkün değildi. Yedinoktadörtten beri her şeyin böylesine sallandığı bir an daha hatırlamıyorum. Yine de bayılmamıştım. Sanki biraz da yalancıktan kendimi yere bırakıverdim. Kavganın uzamasını istemiyordum. Serkan da yerdeydi. Alnını tutuyordu. Parmaklarının arasından sızan kanı gördüm. Çarpışmanın etkisiyle herifin alnı yarılmıştı. Çarpışma anında, ben birden eğiliverince alnımın sert kısmı onun kaşlarının hemen üstüne gelmişti. Olanca hızıyla kendi kendine kafa atmış gibi olmuştu. Aslında bu numarayı yıllar önce bana öğreten de Serkan’dan başkası değildi. Bilerek yapmamıştım. Demek bilinçaltımda yer etmiş. Az sonra bütün yüzü kanlar içinde kaldı Serkan’ın.&lt;br /&gt;“Abi, pardon ya” gibi bir laf çıkıverdi ağzımdan. Serkan’dı sonuçta. Gecenin bir yarısında evini taşlayan manyakların üzerine don atlet saldıracak kadar saf bir herifti. En iyi dostumdu ve en az benim kadar aptal biriydi.&lt;br /&gt;“Abi, harbiden pardon ya!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-319909499065016824?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/319909499065016824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=319909499065016824' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/319909499065016824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/319909499065016824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-23.html' title='Tamamböceği - 24'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmR2npQZ_gI/AAAAAAAAAOQ/53tNUKm3ni0/s72-c/smally5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-5277240243596983464</id><published>2009-07-17T19:11:00.003+03:00</published><updated>2009-07-20T16:47:23.314+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 23</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmCkpe77V0I/AAAAAAAAAOI/VybIxUDddf8/s1600-h/smally44.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5359464589156898626" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmCkpe77V0I/AAAAAAAAAOI/VybIxUDddf8/s200/smally44.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Salonun ışığı yandı önce. Şaşırmıştım yaptığım işe. Hemen toparlayamadım kendimi. Sağımda bir ağaç duruyordu. Arkasına doğru yürüdüm. Sol elimin serçe parmağı çok acıyordu. Yere düştüğümde ya da taşı fırlatırken incinmiş olmalıydı.&lt;br /&gt;Perde açıldı ve Serkan göründü. Evet, bu bizim Serkandı. Herif don atlet duruyordu kırık pencerenin önünde. Kapıyı açıp, balkona çıktı sonra. Bir garip olmuştum. Böyle olacağını, herifin o balkona çıkıp etrafı kolaçan edeceğini bilsem de büyük bir şaşkınlığa kapılmıştım. Bir fare gibi sessizce gözetlediğim o adam, yıllardır yaşadığım yerden, benim evimden çıkıyordu. O bir ev sahibiydi. Bense, insanlara hayatı zehir etmeyi kendine meslek edinmiş bir itten, uğursuzdan, sarhoş bir sokak serserisinden başka bir şey değildim.&lt;br /&gt;Serkan’ın gözlerinde korkudan çok kızgınlık vardı. Hayvan adam, hiçbir şeyden korkmaz zaten. Elinde sivri uçlu, yamru yumru bir şey tutuyordu. Ne olduğunu çok iyi biliyordum onun. Salon sehpasını süsleyen ahşap gergedandı elindeki. Çok severdim o gergedanı. Seneler önce Beşiktaş’ta bir eskiciden almıştım. Evde Sema’yla tamir edip, verniklemiştik. Boynuz kısmı sağlam ve sivriydi. Bir süs eşyası olmasına rağmen gerçekten caydırıcı bir görüntüsü vardı. Garipti, o gergedanı bile kıskanıyordum heriften.&lt;br /&gt;Delidir Serkan. Harbiden hiçbir şeyden korkmaz. Olmayacak işlerden başına bela açar. Kavgada söze başlamayı, ilk kafayı atmayı, arkayı duvara vermeyi iyi bilir. İşin garibi, böyle adamların izbandut gibi olmaları da bir işe yaramaz. Hesaba vursan, en cılız adamın on katı dayak yemişlerdir hayatlarında. Yine de bir havaları vardır işte. Bu heriflere bakıp da, rahat rahat “kabadayılıktan kim kazanmış ki şu hayatta” diyemezsin.&lt;br /&gt;Bir şahin gibi dışarıyı izliyordu. Sinirli gözleri bütün sokağı dolaşıyor, uykusuna ve mutlu yuvasına tecavüz eden adiyi arıyordu. Chun Li neredeydi? En sevdiğim arkadaşımı üstüme salıp, içeride bir yılan gibi bekliyor muydu? Benim Serkan’la işim yoktu. Ne o ayının eline düşmeye, ne de ona zarar vermeye niyetim vardı. Dediğim gibi çok severdim herifi. Açıkcası korkmaya başlamıştım. Kötü bir his kaplamıştı içimi. Hiç istemediğim şeyler olacakmış gibi geliyordu.&lt;br /&gt;Çok iyi sezgileri olan biri değilimdir. Ama o an yanılmamıştım. Serkanın gözleri yavaş yavaş bütün parkı taradı ve tam üzerimde durdu. Park karanlıktı. Beni görmemiş olması gerekiyordu. Ne var ki, herifin gözleri tam olduğum yere kenetlenmişti. Köpürmüş bir boğa gibi bakıyordu bana. Zaman durmuştu sanki. Korkudan iyice sinmiştim. Görmüştü işte beni. Kaybolmak istiyordum artık. Neden orada olduğumu, kimin peşinde olduğumu, hatta o taşı fırlattığımı bile unutmuştum. Gerçekten zor durumdaydım. Böyle bir durumda bana yardımı dokunabilecek birkaç insandan biriydi Serkan. Hatta belki de tek insandı. Ama o da karşı saftaydı. Büyük bir nefretle bakıyordu bana.&lt;br /&gt;Böyle büyük bir nefreti haketmek için ne yapmıştım ki ben? Gözlerim dolmaya başladı. Haksızlığa uğradığına inanmış küçük bir çocuk gibiydim. Ağlamak, teselli edilmek ve insanlar üzerime düştükçe daha da ağlamak istiyordum. Belki de fırlayıp kaçmalıydım o an. Ne var ki, yerimden kıpırdayamıyordum. Yorgundum, aptallaşmıştım ve hepsinden beteri herifin bakışları felç etmişti beni.&lt;br /&gt;En sonunda Serkan çıldırdı. Elindeki gergedanı düzenli aralıklarla ve giderek daha şiddetli bir şekilde önündeki balkon demirine vurmaya başladı. Beni gördüğünden emindim artık. Polislere özgü sinir bozma politikaları uygulamaya bile başlamıştı. Çok fazla gürültü çıkarıyordu. Birazdan bütün mahalle ayaklanacaktı. İşler sarpa sarmadan bir şeyler yapmalıydım. Bir an önce toz olmaktan başka ne yapabilirdim ki?&lt;br /&gt;Ayağa kalktım ve açığa çıktım. Aşağılayıcı bir bakış fırlattım Serkan’a. “Ulan ne yaygara koparıyosun be?” gibilerden. Ona nasıl baktığımı, gecenin o karanlığında ne kadar gördü bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da bir sıçan gibi kaçmak istemediğimdi. Arkamı döndüm ve sinir bozucu bir şekilde, yavaş yavaş yürümeye başladım.&lt;br /&gt;Serkan çileden çıkmıştı. Arkamdan bağıra bağıra küfretmeye başladı. Herif anamı, avradımı, mezardaki ölümü, artık neyim varsa hepsini geçiriyordu sıradan. İnsan ister istemez tedirgin oluyordu. Yine de, hiç istifimi bozmadan yavaş yavaş yürümeyi sürdürdüm. Kuyruğu dik tutmaya çalışıyordum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-5277240243596983464?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/5277240243596983464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=5277240243596983464' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5277240243596983464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/5277240243596983464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-22_17.html' title='Tamamböceği - 23'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SmCkpe77V0I/AAAAAAAAAOI/VybIxUDddf8/s72-c/smally44.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7174909059861826086</id><published>2009-07-15T19:36:00.001+03:00</published><updated>2009-07-15T19:38:25.337+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 22</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sl4F6pVfFQI/AAAAAAAAAOA/hFu75f7Hh5Y/s1600-h/smally5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358727111703991554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sl4F6pVfFQI/AAAAAAAAAOA/hFu75f7Hh5Y/s200/smally5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eskiden beri, bilinçaltımı kurcalamayı denerim. Aslında neye uyuz olduğumu anlamam için biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Marketin kasasında uyuklayan adamcağıza biranın parasını öderken çaktım köfteyi. Chun Li’ye karşı hissettiklerim sadece kızgınlıktan ibaret değildi.&lt;br /&gt;Gizliden gizliye hayran olmuştum ben bu kadına. Farklı bir şeyler bekliyordum. Bana kafayı takmış olabilirdi, bir şekilde beni arzulamış olabilirdi. Ne bileyim işte? Sonuçta böyle olmamalıydı. Fantezilerimin orta yerine edilmişti. Bana ne yapmış olursa olsun, evli biri olması yıkmıştı beni. Hem de en yakın arkaşımla. Serkan’a yamuk olmazdı. Bize yakışmazdı. Çok sakat bir durumdu. Ya sevecektim ya nefret edecektim. Arası yoktu. Öyle çaktırmadan hayaller kuramazdım artık. Kaldı ki, en sevdiğim arkadaşımın karısına zarar verecek de değildim. Şeytana pabucunu ters giydirirdi bu kadın. Kilitlemişti beni.&lt;br /&gt;İki çocukla birlikte çıktım dükkandan. Bir iki adım önümden yürüyorlardı. Kasa sırasında da tam önümdeydi herifler. Biri cüzdanını iyice açmış, diğerine gösteriyor, “oğlum, sabah elli geldi, allahıma bir günde paranın canına okudum”, diyordu. Elemanlar belli ki öğrenciydi. Bariz sarhoştular. İçki muhabbetinde yarıda kalmış olmalıydılar. Ellerindeki torbalara bakılırsa evde onları bekleyenler de vardı.&lt;br /&gt;Az sonra, benim de gireceğim sokağa saptılar. Dünya umurlarında değildi adamların. Bağıra bağıra konuşuyorlar, kahkahalar atıyorlardı. Sonra biri, torbadan bir kutu bira çıkarıp içmeye başladı. Gülümsedim. Beş on metre önümde yalpalayarak yürüyen bu çocuklara karşı bir sevgi uyanmıştı içimde. Beş sene önceki halimden pek de bir farkları yoktu. Ben de çıkardım biramı. Açıp, okkalı bir yudum aldım. “Bu sokaklar bizimdi bir zamanlar”, diye düşündüm. Ne kadar da boşlamıştım onları. Hayırsızın tekiydim ben.&lt;br /&gt;Sola döndüler sonra. Bense sağa dönecektim. Evim parkın yukarısındaydı. Biramı yudumlaya yudumlaya ilerledim. Parkın içinden yürüyordum. Apartman boyunda çınarlarla dolu güzel bir parktı Abbasağa. Beşiktaş’ın sıkışık evleri arasında unutulmuş bir cennetti orası. Geceleri, banklarında şarapçıların boğazı izleyerek demlendiği bir çiçek bahçesi. Rüzgârın salladığı yaprakların sesi ruhuma hakim olmaya başlamıştı ki, ağaçların arasından bir zamanlar evim olan yerin penceresini gördüm.&lt;br /&gt;Tanrım, fazla düşünen insanların başladıkları işi bitirmeleri ne kadar zordu. Çimlere uzanıp, biramla sevişerek uyuyakalmak varken, gidip Chun Li’ye dünyanın kaç bucak olduğunu göstermekle uğraşacaktım. Bir hıyar gibi. İşin kötü yanı, artık evde Chun Li’nin olduğundan da emin değildim. Neye göre böyle bir karara varmıştım ki ben? Sema geliyordu aklıma. Yani, karım olan Sema. O da olabilirdi içerdeki. İnsan aklı bu, gem vuramazsın. Hiçbir kalem yetişemez düşüncelerin hızına. Çok kötü şeyler düşünmeye başlamıştım. Kötü derken, bana göre tabii ki. Benden başka kimi üzebilirdi ki, karımın en sevdiğim arkadaşımla evli olması? Çaktırmadan düşünüyordum bunları bu arada. Ben rüzgârın sesini biramla harmanlarken, içimde gizli gizli bir sıkıntı oluşuyordu.&lt;br /&gt;Evimin tam karşısına gelmiştim. Parkın içindeydim hâlâ. Birinci kattaki salon penceresini gözlüyor, ne yapacağımı düşünüyordum. İçerdeki Sema’nın Chun Li olmayabileceği düşüncesi iyice güçlenmeye başlamıştı. Buna inanmak istemiyordum. Sinirlerim haşat olmuştu. İçerdeki Chun Li olmalıydı. O kadar! Onunla yüzleşecek ve bir oyuncak olmadığımı gösterecektim. Yapacaktım bunu. Korkmuyordum ondan. Serkan’dan da korkmuyordum artık. O ayı yavrusunu da bayardım gerekirse. Ah bir emin olabilseydim. Olasılıklar içinde hapsolmuştum. Kimdi içerdeki Sema?&lt;br /&gt;Midem tekrar bulanmaya başlamıştı. Bir tanecik tost vardı midemde. Birayı yere bıraktım. Park duvarının kuytusuna gidip, o tostu da çıkardım. Bacaklarıma kusmuklarım sıçramıştı. Deli gibi dönüyordu her şey. Ruhum ve bedenim iyice dengesini yitirmişti. Çimlerin üzerine oturdum. Okkalı bir yudum daha çektim. İçeride, yatağımda Serkan’la karımın uyuduğunu düşündüm sonra. Çılgına dönmüştüm. Benimdi Sema! Benim! O öküzün Sema’yı bir kez olsun bile kolları arasına aldığını düşünemiyordum. Olamazdı böyle bir şey. Olmamıştı, olmayacaktı!&lt;br /&gt;Beş on adım ötemde yumruk büyüklüğünde bir taş vardı. Öfkeyle yerimden kalktım. Gidip taşı aldım. Dayanamıyordum. Salon penceresinin hizasına doğru deli gibi koşmaya başladım. “Sıçarım lan”, diyordum, “sıçarım hepinizin ağzına!” O an ayağım kaydı ve yere yuvarlandım. Bira kutusu elimden kurtuldu. Ama sol elimdeki taşı hâlâ sıkı sıkı tutuyordum. Sarhoş bir boğa gibiydim. Köpürüyordum. Kalktım ve bütün gücümle taşı salonun penceresine fırlattım.&lt;br /&gt;Büyük bir şangırtı koptu. Ardından da bir ölüm sessizliği kapladı her yeri. Yine yere yığılmıştım. Saniyeler boyunca hiçbir şey olmadı. Karanlıktı park. Yanıbaşımda köpüren biranın sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7174909059861826086?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7174909059861826086/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7174909059861826086' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7174909059861826086'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7174909059861826086'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-22.html' title='Tamamböceği - 22'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sl4F6pVfFQI/AAAAAAAAAOA/hFu75f7Hh5Y/s72-c/smally5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3525009518859809974</id><published>2009-07-13T00:57:00.002+03:00</published><updated>2009-07-13T01:05:21.204+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 21</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlpeFYdzM9I/AAAAAAAAAN4/hGb0dNWe2bc/s1600-h/smallysick2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357698153270424530" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlpeFYdzM9I/AAAAAAAAAN4/hGb0dNWe2bc/s200/smallysick2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Apartmanın önüne geldiğimde nefes nefeseydim. Daha o sabah, gayet sakin çıkıp, işime gittiğim eve baktım bir süre. İkinci kattaydı ev. Işıklar sönüktü. Yatak odasının perdeleri yine doğru düzgün çekilmemişti. İnanmak zor geliyordu olanlara. Rüyaydı belki de her şey. O an, o odada, sıcacık yatağımda, karıma sarılmış uyuyordum belki de. Olabilir miydi? Anahtarımı sokup, evime giriversem, kendimi yatağımda kıvrılmış, uyuyor halde bulabilir miydim? Bana uyardı açıkcası. Fırsatım olsaydı, akşam gezintisinden dönmüş bir ruh gibi, bedenimin içine girip mışıl mışıl uyumaya devam ederdim.&lt;br /&gt;Chun Li açmıştı bütün bu işleri başıma. Öylesine yorgundum ki, içimdeki hırs olmasa yere yığılabilirdim. Yine de, beklemeye hiç niyetim yoktu. Saatin kaç olduğu da önemli değildi artık. Zili çalacak ve yüzleşecektim Chun Li’yle. Oradaydı, biliyordum. Hatta, belki de beni bekliyordu.&lt;br /&gt;Sürünür gibi apartman kapısına doğru yürüdüm. Ayaklarım betona batmış gibiydi. Daha da kötüsü, kulağım tekrar ağrımaya başlamıştı. Anahtarımı çıkardım. Sokak lambasının loş ışığında anahtar deliğini tutturmaya çalışıyordum.&lt;br /&gt;Apartmana girdiğim anda kalbim gümbür gümbür atmaya başladı. İçerisi korkunç derecede sessizdi. Merdivenlere doğru yürüdüm. Dizlerimin çıtırtılarını dinleyerek karanlığın içinde ikinci kata kadar çıktım. Çok garipti. Biraz önce buraya gelmek için deliren ben değildim sanki. Dışarı çıkıp oradan kurtulmak için can atıyordum şimdi.&lt;br /&gt;Kapının önüne geldiğimde kalbim duracak gibiydi. Ne yapacaktım şimdi? Çalacak mıydım kapıyı? Hiçbir şey yapamaz hale gelmiştim. Kafamı önüme eğdim ve on dakika boyunca, binlerce kez girip çıktığım o kapının önünde öylece bekledim. Karanlık benliğimi ele geçirmişti. Garip bir acelecilik duygusu sardı sonra içimi. Birisi ışığı açıverecekmiş gibi geliyordu. Bir an önce her şeyi çözüme kavuşturmak istiyordum. Anahtarımı sokup içeri girivermekti aslında istediğim. İradem sulanmaya başlamıştı. Biraz daha beklersem, Chun Li’ye neden böylesine kızgın olduğumu dahi hatırlayamaz hale gelecektim.&lt;br /&gt;En sonunda ışığı açtım. Tam anahtarı deliğine sokacaktım ki içeriden belli belirsiz bir ses geldi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Heyecandan dizlerimin bağı çözülüverdi. Dizlerimin üzerine çöküvermiştim. Birkaç saniye, kapının önünde öylece kaldım. Başım deliler gibi dönmeye başlamıştı. Sonra, gücümü topladım ve son bir enerjiyle ayağa kalktım. Artık kapıyı açacaktım. Kesindi kararım. Ne var ki, kapının üzerindeki yazıyı görmemle donup kalmam bir oldu.&lt;br /&gt;Sema - Serkan Kıraç!&lt;br /&gt;Serkan Kıraç ha? Böyle yazıyordu kapının üzerinde. Demek Serkan? Tekrar tekrar okudum yazıyı. Dağılmıştım.&lt;br /&gt;En yakın arkadaşımdı Serkan. Herşeyimi bilirdi. Yaşadığım, düşündüğüm, hayal ettiğim herşeyi. Zamana yenilmemiş tek arkadaşlığımdı Serkan’la aramdaki. Beraber araba soymaya kalkışmaktan tut, cenaze namazı kılmaya kadar her şeyi yapmıştık herifle. Toparlayamıyordum kendimi. Ne yani şimdi, Chun Li’nin kocası Serkan mıydı? O da mı içerdeydi şimdi?&lt;br /&gt;Uyuz olmuştum. Kafam karışmıştı. Anahtarı yuvasına sokmadan geri çekildim. Ne yapacaktım şimdi? O çam yarmasına gecenin o saatinde nasıl laf anlatabilirdim ki? “Ya, ben senin çok yakın bir arkadaşınım aslında. Sen git yat. Bu mesele karınla benim aramda!” mı diyecektim herife?&lt;br /&gt;Yırtmış mıydı yani Chun Li şimdi? Yok yok, o kadar da değildi. Resmen batmıştım. Bir biraya deli gibi ihtiyacım olduğunu farkettim. Sessizce anahtarı yerinden çıkardım. Sema - Serkan Kıraç ha? Barbaros Bulvarı’nda yirmi dört saat açık olan bir market vardı. Küfrede küfrede çıktım apartmandan. Bu iş daha bitmemişti. Sadece bir bira kapıp gelecektim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3525009518859809974?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3525009518859809974/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3525009518859809974' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3525009518859809974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3525009518859809974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-21.html' title='Tamamböceği - 21'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlpeFYdzM9I/AAAAAAAAAN4/hGb0dNWe2bc/s72-c/smallysick2.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3801396062889051278</id><published>2009-07-10T15:27:00.003+03:00</published><updated>2009-07-10T19:21:42.675+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 20</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Slc0Y9QUBpI/AAAAAAAAANw/cFX7-CS4dSA/s1600-h/smally8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356807885144983186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Slc0Y9QUBpI/AAAAAAAAANw/cFX7-CS4dSA/s200/smally8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Pencereyi açıp dışarıyı izledim bir süre. Gece havasını yüzümde hissetmek iyi gelmişti. Komikti. Karşımda çok güzel bir deniz manzarası vardı. Üstelik Maçka’daydım. Aynen birkaç saat önce Gizli Bahçe’de içerken düşündüğüm gibi. Kurtarıcılar Komisyonu’nun muhteşem bir ajanı tarafından Maçka’da deniz manzaralı bir eve getirilmiştim. İkide bir gülüyor, akıl sağlığımı kaybetmezsem iyidir diye düşünüyordum.&lt;br /&gt;Yorgunluktan dizlerimin altına inanılmaz bir ağrı girmişti. Artık yatsam iyi olacaktı. Esneye esneye pencereyi kapattım. Etrafa biraz çeki düzen verdikten sonra evin çeşitli köşelerine dağılmış olan kıyafetlerimi toplayıp, yatak odasına gittim.&lt;br /&gt;Sema mışıl mışıl uyuyordu. Yeşil gece lambasının ışığında harika görünüyordu. Yatağa yavaşça oturdum ve elimdeki eşyaları hemen yanıbaşımdaki komidinin kenarına bıraktım. O güzel kadına sarılarak uyumak yaşadığım inanılmaz gün için mükemmel bir final olabilirdi. Ne var ki, tam pikenin altına girerken gözüm komidinin çekmecesine takıldı. Artık uyku vaktiydi, biliyordum, ama yine de dayanamayıp çekmeceyi açtım.&lt;br /&gt;Çoraplar ve çamaşırlarla karşılaşmayı beklerken, karşıma tam bir dağınıkçocukçekmecesi çıkmıştı. Bahtsız çekmece, akla gelebilecek en alakasız şeylerin bir araya geldiği bir atmayakıyılamayanlarçöplüğüne dönüşmüştü. Benim de vardı böyle bir çekmecem. Ucu kırık kalemler, sertleşmiş silgiler, anahtarlıklar, mürekkep şişeleri, banka hesap cüzdanları, ilaç kutuları, kartvizitler, bitmiş diş macunu tüpleri, kaset kapakları, üzerinde porno resimler bulunan bir iskambil destesinden kartlar, bir şırınga, eşantiyon not defterleri, neredeyse çekmecenin tabanını kaplamış olan bozuk paralar, saçılmış kalem uçları, zımba telleri… Yatağa uzanmıştım. Başımı bir elime yaslamış, diğer elimle hemen yanıbaşımdaki çekmeceyi yavaş yavaş karıştırıyordum.&lt;br /&gt;İçinde su kabarcıkları bulunan eski bir oyuncakla bir iki dakika vakit geçirdikten sonra çekmecenin dibinde bir şey gözüme çarptı. Yıpranmış bir fotoğraf kağıdının arkasına, keçe kalemle yapılmış bir şarkı listesiydi. Bazı şarkıların üzerileri karalanmış, bazılarınınsa oklar yardımıyla sıraları değiştirilmişti.&lt;br /&gt;Yeni bir listeye benziyordu. Herhalde, karışık bir cd ya da kaset için hazırlanmıştı. Şarkıların arasında bilmediklerim de vardı. İş, güç, koşuşturmaca derken yeni şarkılardan bayağı kopmuştuk. Eğer tüm şarkılar bildiklerim gibiyse bu liste bomba gibi bir şeydi. Sevgiyle gülümsedim yanıbaşımda uyuyan kıza. Bu kız müzikten anlıyordu. Listeyi yastığın üzerine bırakıp, çekmecenin içinde kalem ve kağıt aradım. Bir yandan da burnumu karıştırıyordum. Bilmediğim şarkıları yazacak, sonra gidip internetten indirecektim. Kafa işte! Sanki oturup vakip geçirebilecek bir bilgisayarımız kalmış gibi.&lt;br /&gt;Kalem ve kağıdı bulduğumda, listenin olduğu fotoğraf kağıdı yastığın üzerinden kaymış ve ters dönmüştü. Şarkılara takılıp, arkadaki resme bile bakmadığımı o an farkettim. Elimi burnumdan çıkarıp resme uzandım.&lt;br /&gt;İki kişi vardı resimde: Yanında uzandığım kız ve Chun Li!&lt;br /&gt;Evet, yanlış duymadınız Chun Li! Beni yolda anasına küfredilmiş anadolu çocuğuna çevirmişti. Sema mıdır, Chun Li midir ne marifetse, yakamı bırakmıyordu. Ben onu bulamazsam, o beni buluyordu. İşimi, eşimi, geçmişimi, geleceğimi, benim dediğim ne varsa herşeyi cebimden yürüttüğü yetmiyormuş gibi, ikide bir karşıma çıkıp gururumu kırıyordu. Kendimi acayip aşağılanmış hissediyordum. Eğer benimle bir derdi varsa gelip konuşabilirdi. Kaderinden kaçan korkak bir adam değildim ben. Neredeyse bulacak, yakasına yapışacak ve derdi neymiş anlayacaktım artık.&lt;br /&gt;Resmi cebime koyup, kıyafetlerimi giymeye başladım. Bu evde daha fazla kalmaya dayanamayacaktım. Çıkıyordum ve nereye gideceğimi çok iyi biliyordum: Daha düne kadar evim dediğim yere. Oradaydı, biliyordum. Hiçbir şey yokmuş gibi masama oturup telefonlarıma baktığı gibi, yıllardır yattığım yatağa da serilmişti. Emindim. Ama yanlış adama çattığını bilmiyordu. Gösterecektim dünyanın kaç bucak olduğunu o büyücüye!&lt;br /&gt;Şiirli bir not bıraktım Sema’ya. Öylesine masum uyuyordu ki bir hırsız gibi çıkıp gidemedim evinden. Her ne kadar, bu büyülü oyunun bir parçası gibi gözükse de yıllardır özlediğim şeyleri yaşatmıştı bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gürültülü ama yalnızdım.&lt;br /&gt;Tüm istediğim,&lt;br /&gt;Uçurumun kenarında yürürken,&lt;br /&gt;Gözlerimi kapatabilmekti.&lt;br /&gt;Belki biraz da şarap içerdim.&lt;br /&gt;Sense ellerimi tuttun,&lt;br /&gt;Oturduk ve beraber aşağılara baktık,&lt;br /&gt;Uzun uzun.&lt;br /&gt;Başka bir uçurumun dibinde&lt;br /&gt;Ve hâlâ çok yükseklerde,&lt;br /&gt;Olduğumuzu hatırladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşmek üzere…&lt;br /&gt;Semih &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O an yazdığımı falan sanmayın bu şiiri. Eski bir şiirdi ve böyle bir durum için gayet uygundu. Evlenmeden önce karıma yazmıştım. İnsan işte! Başkalarının şiirlerini ayıp olmasın diye dinler, kendi dizelerine ise tanrının sözleriymiş gibi davranır. İyi bir kızdı Sema. Kim bilir, belki de Chun Li’nin yediği nanelerden gerçekten haberi yoktu. Her ihtimale karşı karizmatik bir iz bırakmak gerekirdi böyle bir varlığın kalbinde.&lt;br /&gt;Maçka yolları taşlıydı. Kafam, adımladığım arnavut kaldırımı gibi karmakarışıktı. Bırakmıştım kendimi aşağıya. Beşiktaş’a doğru düşen bir çığ gibiydim. Arabalara çarpıyor, kaldırımlara takılıyor, bağıra bağıra kendimle konuşuyordum. Dışardan bakanlar için bir sarhoştan farksızdım. Ama sorsalar Hazreti İsa’yla bile değişmezdim yerimi. Yolumu bulmuştum ben. Anlamsız bir güven duygusu kaplamıştı ruhumu. Görülecek bir hesabım vardı. Chun Li’ye Dulsheem’in uzun yumruklarını gösterecektim. Geriye doğru zıpla, eğil ve yerden bir döner-tekme. Olay bitmiştir. Sonra çıkar uzun yumruklarını. Sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha. Yere düşüp kafasının üstünde daireler dönünceye kadar. Derdi neymiş anlayacaktım. Neden beni seçtiğini, bu gücü nereden aldığını, böyle şeylerin başkalarının başına da gelip gelmediğini, her şeyi ama her şeyi öğrenecektim.&lt;br /&gt;Beşiktaş’a vardığımda nefes nefeseydim. Biraz yavaşladım. Ne olsa, az sonra oldukça zorlu bir yokuşu tırmanacaktım. Şirketin önünden geçerken birden duruverdim. Belki de biraz sakinleşip, geceyi ofiste geçirmeliydim. Düşünmeden hareket ediyordum. Gecenin bu saatinde birinin kapısına dayanmak işleri iyice karıştırabilirdi. Öfkeyle kalkmıştım ve böyle giderse zararla oturacaktım. Bir süre etrafa baktım boş boş. Bomboştu Beşiktaş. Köpekler bile terketmişti sokakları. Elim cebime gitti. Anahtarımı çıkaracaktım. Dar bir cebi vardı pantolonumun. Anahtarla beraber resim de çıkıverdi cebimden.&lt;br /&gt;Bir daha baktım resme. Ancak o an farkettim Chun Li’nin üzerindeki kıyafetleri. Siyah mini etekli bir takım elbise, incecik külotlu çoraplar ve topuklu ayakkabılar. Saçları da topuz yapılmıştı. Aynen kitapçıda gördüğüm gibi. Sema da şık giyinmişti. Bir düğünde veya sergi kokteylinde çekilmiş olabilirdi bu resim. Tekrar yürümeye başlamıştım. Şirkete mirkete çıkmayacaktım. Sanki bir şey yapabilecekmişim gibi kararlı kararlı gülümsüyordum.&lt;br /&gt;Öğlen Chun Li’yi gördüğüm büyük kitapçının önünden geçerken fırlatıp attım elimdeki resmi. Bir iki adım attıktan sonra nedense durup arkama baktım. Resim, kitabevinin vitrininin önünde, yerde duruyordu. Fotoğraf kağıdı yine ters dönmüştü.&lt;br /&gt;Basıp yürüdüm sonra. Bir zamanlar evim olan yere doğru. Bir şarkı takılmıştı ağzıma. Listedeki şarkılardan biri. İyi bilirdim sözlerini. Boş sokaklara, bağıra bağıra söyledim en sevdiğim şarkıyı. Kaderimin yakasına yapışmaya gidiyordum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3801396062889051278?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3801396062889051278/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3801396062889051278' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3801396062889051278'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3801396062889051278'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-20.html' title='Tamamböceği - 20'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Slc0Y9QUBpI/AAAAAAAAANw/cFX7-CS4dSA/s72-c/smally8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3976118190443336616</id><published>2009-07-09T15:33:00.004+03:00</published><updated>2009-07-09T15:43:25.372+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Haziran</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlXl4WnU0fI/AAAAAAAAANo/U5Ng2D6S-3o/s1600-h/smokeman.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356440088133030386" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 164px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlXl4WnU0fI/AAAAAAAAANo/U5Ng2D6S-3o/s200/smokeman.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Hafif bir rüzgârım bugün,&lt;br /&gt;Kayıp bir haziranım,&lt;br /&gt;Yağmurlarla yüklüyüm,&lt;br /&gt;Düşmek istiyor canım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümrükte bir kuyruk var!&lt;br /&gt;Kıvrılıyor ufka kadar,&lt;br /&gt;Tonlarca geçmişle yüklü,&lt;br /&gt;Bu kırmızı kamyonlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motorlara su verdik,&lt;br /&gt;Açtık yakalarımızı.&lt;br /&gt;Ölü bir yılana bindik,&lt;br /&gt;Bekliyoruz sıramızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sigara dumanıyım,&lt;br /&gt;İnsanlardan kaçmalıyım.&lt;br /&gt;Bir rüzgâra tutunup,&lt;br /&gt;Uçmak istiyor canım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Haziran 2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3976118190443336616?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3976118190443336616/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3976118190443336616' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3976118190443336616'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3976118190443336616'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/haziran.html' title='Haziran'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlXl4WnU0fI/AAAAAAAAANo/U5Ng2D6S-3o/s72-c/smokeman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-464723157660606946</id><published>2009-07-08T00:44:00.002+03:00</published><updated>2009-07-08T00:50:05.454+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 19</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlPDAdyOisI/AAAAAAAAANY/CZy3Q-ZUAVE/s1600-h/smallysick.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355838794636364482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlPDAdyOisI/AAAAAAAAANY/CZy3Q-ZUAVE/s200/smallysick.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Öyle heyecanlandım ki midem bulanmaya başladı. Demek Chun Li’nin de adı Sema’ydı. Albümü elinden alıverdim. Yakından ve dikkatlice baktım resme. Oydu. İnanılmazdı. Aynen sahilde gördüğüm gibiydi. Bal rengi, uzun saçlar, rengarenk kıyafetler. Dört kişi vardı resimde. Sema, Chun Li ve iki erkek. Fakülte kantininde çekilmiş olmalıydı. Sarışın bir çocuk vardı Chun Li’nin yanında. Sahilde yanına oturan o uzun boylu adam olabilirdi. Hatta, evet öyleydi. Allahım ya, kafayı yiyecektim. Kim bilir kaç sene önce çekilmişti bu resim? Her şey ama her şey aynıydı. Sanki resmi çektirip sahile inivermişlerdi. Sema şaşkınlık içinde beni izliyordu.&lt;br /&gt;“Ne oldu oğlum sana böyle? Ne var ki o resimde?”&lt;br /&gt;O an tepem attı. Kapana kısılmış bir fare gibi hissettim kendimi. Nasıl bir oyundu ki bu? Ne yapmaya çalışıyordu bu insanlar? Beni çıldırtmaya mı çalışıyorlardı? Hiçbir şey demedim. Öyle bir baktım ki Sema’nın gözlerine… Bakışlarım söylüyordu söylenmesi gerekenleri. Hatta bağırıyorlardı: “Siz kiminle dalga geçiyorsunuz ulan? Kiminle?” Gözlerim iki ateş topuna dönmüşlerdi. Sema’nın ruhunu deleceklerdi.&lt;br /&gt;Kızcağız ürkmüştü. Ya gerçekten hiçbir şeyden haberi yoktu ya da gördüğüm en iyi tiyatro oyuncusuydu. Söylenebilecek bir şey yoktu. Sabahtan beri başıma gelenleri anlatacak değildim herhalde kıza. “Yatalım” dedim, “uykum geldi, çok yorgunum”.&lt;br /&gt;Işık söndü. Biraz sonra Sema uyumuştu. Yatağın içinde dönüp duruyordum. Uyumam mümkün değildi. Bana karşı büyük bir oyun oynandığı fikri giderek kayboluyordu. Nasıl bir oyun olabilirdi ki bu? Böyle bir pisliğin başrol oyuncularından biri yanımda mışıl mışıl uyuyabilir miydi? Yanıbaşımdaki vazoyu alıp, kafasında parçalamayacağımdan nasıl emin olabilirdi ki? Bir insanı böylesine çıldırtmayı göze alan biri bu kadar rahat olabilir miydi?&lt;br /&gt;Chun Li aklımdan çıkmıyordu. Her yerde o vardı. Kafamı nereye çevirsem yemyeşil kocaman gözlerini açmış bana bakıyordu. Hayatımı darmadağın etmekle kalmamış, benimle bir kukla gibi oynuyordu. Ne onu unutmama izin veriyor, ne de karşıma çıkıyordu. O kadar çok şey olmuştu ki kafamı toparlayamıyordum. Düşünmeye nereden başlayacağıma karar vermekten bile acizdim. Yazık, bir sigaram bile yoktu.&lt;br /&gt;Dayanamadım ve yataktan kalktım. Biraz önce yere koyduğumuz albümleri kucaklayıp salona gittim. Resmi buldum. Tartışmasız oydu. Uzun süre boş boş baktım resme. Garipti. Düne kadar hiç görmediğim bir insanın resmi nasıl bu kadar önemli olabilirdi ki benim için? Sonra sayfaları çevirdim. Başka resimlerini aradım Chun Li’nin. Ya da Sema’nın, ne bileyim işte? Bu kaçıncı Sema’ydı kardeşim? Karım, Chun Li, içeride uyuyan kız. Sema’lar arasında çıldıracaktım.&lt;br /&gt;Bakmadığımız üç albüm daha vardı. Teker teker hepsine baktım. Chun Li’nin olduğu başka hiçbir resme rastlayamadım. Birlikte baktığımız bütün albümlerin hepsine tekrar baktım. Sema’nın resimler hakkında anlattığı hikâyeler kafamda birbirine giriyordu. Çok garipti. Arada bir neyi aradığımı bile unutuyordum. Sonra ümitsizce kitapları karıştırdım. Chun Li’nin başka kitapları olabilirdi. Kimbilir, birinin arasında bir resim…&lt;br /&gt;Ne yaptığımı bilmiyordum. Chun Li’nin kitabının yanında duran kitapları, sonra bütün rafı, hatta neredeyse kitaplığın tamamını aradım. Büyülenmiş gibiydim. Çekmeceleri karıştırdım. Bir hırsız gibi, akla gelebilecek her yeri didik didik ettim. Salonun altını üstüne getirmiştim. Sonra oturma odasına gittim. İçimde büyük bir sıkıntı vardı. Bir şeyler bulmalıydım. Chun Li’ye dair bir şeyler. Kararlıydım.&lt;br /&gt;Oturma odasının ışığını açtığımda, köşedeki sehpanın üzerinde duran sigaralar gözüme çarptı. Gümüş bir tepsinin içinde duruyorlardı. İçinde birkaç tane kalmış bir uzun Marlboro paketi dışında açık paket yoktu. Bir tane alıp yaktım. Sigara kuruydu ama yine de iyi gelmişti. Tütünü sömüre sömüre, hızlı adımlarla odanın içinde dolaşmaya başladım. Hapishane avlusunda volta atan biri gibiydim. Sonra, saçmaladığımı farkettim. Hemen değil, yavaş yavaş oldu bu. Kendime geliyordum. Chun Li’nin resmini bulsam ne yapacaktım ki? Turşusunu mu kuracaktım?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-464723157660606946?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/464723157660606946/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=464723157660606946' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/464723157660606946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/464723157660606946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-19.html' title='Tamamböceği - 19'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlPDAdyOisI/AAAAAAAAANY/CZy3Q-ZUAVE/s72-c/smallysick.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1973471394864928646</id><published>2009-07-06T05:56:00.002+03:00</published><updated>2009-07-06T06:02:46.670+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 18</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlFpSMddORI/AAAAAAAAANQ/zQTXJFzHOhg/s1600-h/smallyred.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 181px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlFpSMddORI/AAAAAAAAANQ/zQTXJFzHOhg/s200/smallyred.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355177193223567634" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Annenin ismi Ruhan mı?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Yoo, nerden çıkardın?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Ne biliyim, tahmin ettim işte. İçerde bi kitap vardı, orda gördüm.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Hangisi ya?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Yataktaydık. Serilmiştik. Yine de üşenmedim. Kalkıp salona gittim. Fazla uğraşmadan buldum kitabı. Yerini hatırlıyordum zaten.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dönerken gözüme Sema’nın resim albümleri ilişti. Kitaplığın en alt rafında duruyorlardı. Hemen uyumak istemiyordum. Rastgele birkaç tanesini seçip, yatak odasına döndüm. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Sema uyumak üzereydi. Odaya girdiğimde yatağın bir köşesine kedi gibi kıvrılmış, gözlerini kapatmıştı. Uyandırmamaya çalışarak yatağın kenarına oturdum. Uyumamıştı. Gözlerini açmadan sordu:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Getirdin mi kitabı?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“İşte bu!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Zar zor doğruldu. Kitabı eline aldı. İlk sayfayı açıp, yorgun gözlerle incelemeye başladı. Sonra, “Sema’nın”, dedi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Efendim?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Sema’nın.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden suratına baktım. Gerilmeye başlamıştım. Karım aklıma gelmiş, başka birinin yatağında olduğum için içim sıkılmıştı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Aptal aptal bakma suratıma. Dünyadaki tek Sema ben değilim. Bu Sema okuldan arkadaşım. İşletme fakültesinden.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Tamam canım bir şey demedik.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Afallamıştım. Üzerimdeki dikkati dağıtmak için ayağa kalktım. &lt;/span&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;Salona gidip sigara paketimi aldım. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;İçinde bir tane kalmıştı. Yakıp yatak odasına döndüm. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Bu odada içmesen.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordum. Herhalde son sigaram olduğu için sinirim fena halde bozulmuştu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Söndürürüz!”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Gözlerimle bir kül tablası aradım. Tabii ki yoktu. Sigara içmeyen adamın yatak odasında kül tablasının ne işi olurdu ki? Uyuz olmuştum. Tekrar salona gitmek üzere odadan çıktım. Sema’nın sesi geldi sonra.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Tamam tamam iç hadi.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Sigara keyfimizin içine et, ondan sonra iç hadi!” diye sessizce söylene söylene yürümeye devam ettim. Duymamıştı herhalde. Bir kül tablası bulup son sigaramı söndürdüm. Havaya girmiştim. Kapıyı çarptığım gibi gitmeyi bile geçirdim aklımdan. Sonra ağır ağır yatak odasına gittim. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Yatağın arkasına yaslanmış, oturur halde beni bekliyordu. Uykusu açılmıştı. Attığım karakter tutmuştu herhalde. Masum masum bana bakıyor, yüzümde bir gülümseme arıyordu. Pişmanlık doluydu gözleri. Gülümsedim ve yanına oturdum. Bir anda göğsüme sokuluverdi. Buzlar eriyivermişti. Siyah saçları loş ışıkta harika parlıyorlardı. Bir öpücük kondurdum saçlarına. Biraz sonra resimlere bakmaya başlamıştık. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Küçüklük resimlerinden başladık. Siyah beyazdı resimler. Çok şirin bir bebekliği vardı Sema’nın. Tombul yanaklar, inanılmaz zeki bakışlar, hep gülen bir &lt;/span&gt;&lt;st1:city&gt;&lt;st1:place&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;surat&lt;/span&gt;&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:city&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;. Babasının tipinde hiç hayır yoktu. &lt;/span&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;Herif sopa gibi bir şeydi. Ne var ki, annesi harika bir kadındı. Aşık olmuştum annesine. Kadının&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;muhteşem bir endamı vardı. İfadesi asildi. Sema da çok güzel bir kızdı ama annesinin yanında biraz sönük kalıyordu. Geveze herifin teki olduğum için bunu Sema’ya aynen söyledim. Buruk bir gülümseme belirdi kızın suratında. Kanımı yerde bırakmamıştım. Eee, ne de olsa tiryakinin son sigarasına dokunulmaz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;Seneler çabucak geçti. Albümler birbirini izliyordu. Siyah beyaz resimler yerini yavaş yavaş renklilere bıraktı. Çocukluk, orta okul, lise yılları derken fakülte yıllarına gelmiştik. Artık Sema’nın babası evi terketmiş, annesi de yaşlanmaya başlamıştı. İçerden yeni albümler gelmiş, yatağın üstü resimler ve fotoğraf albümleriyle dolmuştu. Dikkatim giderek kayboluyordu. Yorulmuştum ve çok uykum gelmişti. Sanki Sema’yla rolleri değişmiştik. Kız deli gibi resimlere saldırıyor, neredeyse her resim hakkında ayrıntılı açıklamalar yapıyordu. Sema’nın çığlığını duyduğumda gözlerim çoktan kapanmıştı:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;“Hah, işte bu!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="IT"&gt;“Ne?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;“Bu diyorum. Sema bu işte. Hani içerden bi kitap getirdin ya demin. O kitap bu Sema’nın işte.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;Gözlerimi ovuşturup son bir gayretle dikkatimi topladım. Artık uyumak istediğim her halimden belliydi. Sonra resme baktım. Gözlerim yavaş yavaş ışığa alıştı. Sema’nın parmağıyla işaret ettiği yerdeki yüz giderek belirginleşti. O yüz, iyi tanıdığım bir yüzdü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="DE"&gt;O yüz Chun Li’nin yüzüydü!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="FR"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1973471394864928646?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1973471394864928646/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1973471394864928646' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1973471394864928646'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1973471394864928646'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-18.html' title='Tamamböceği - 18'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SlFpSMddORI/AAAAAAAAANQ/zQTXJFzHOhg/s72-c/smallyred.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6449389203049916391</id><published>2009-07-03T11:33:00.005+03:00</published><updated>2009-07-04T13:58:05.053+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 17</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sk3Cy1iiD6I/AAAAAAAAANI/kzMAX_EOSGQ/s1600-h/smally7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354149710634553250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sk3Cy1iiD6I/AAAAAAAAANI/kzMAX_EOSGQ/s200/smally7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Millet biraları bitirdikten sonra Tarlabaşı’na çıktık. Dokuz kişi olduğumuz için üç ayrı taksi durdurmak zorunda kalmıştık. Son taksiye biz bindik. Ben, Sema ve ismini bile bilmediğim bir çocuk. On beş dakika sonra hepimiz Tophane’deydik.&lt;br /&gt;Gideceğimiz sokak etrafı ağaçlarla çevrili eski ve güzel bir caminin arka tarafındaydı. Daha önce bir iki kez gitmiştim oraya. Sokak boyunca sıralanan kahvelerden birine oturduk. Etrafta harika bir nargile kokusu vardı. Sema elmalı çay içiyordu. Yan yanaydık. Ben de, sütlü bir neskafe söyledim kendime. İyi bir seçim yapmıştım. Keyfe geldim. Sütün tadı nedense çok hoşuma gitmişti. Yaprakları izledim uzun uzun. Gerekmedikçe muhabbete katılmıyordum. Sadece bir ağaçta o kadar çok yeşil vardı ki.&lt;br /&gt;Sema akıllı bir kadındı. Konuşulanları dinlemememi normal karşılıyor, yine de tamamen kopmama izin vermiyordu. Muhabbettin en güzel yerlerinde elini yavaşça dizimin üstüne koyuyor ve beni muhabbete katıyordu. Konu sarpa sarmaya başlayınca da, sanki aramızda bir anlaşma varmış gibi, beni kendi halime bırakıyordu. Aramızdaki uyum hayret vericiydi. Sanki yıllardır birlikte yaşıyorduk.&lt;br /&gt;Neredeyse bir saat kadar oturduk orada. Sonra beş kişilik bir grup ayrıldı. Bertuğ, ben, Sema ve Ebru kalmıştık. Artık ayrılacağımızı düşünüyordum. Saat geç olmuştu. Bu insanların işleri güçleri vardı. Ertesi gün erken kalkacaklardı. Gerçi Bertuğ’un işinin falan olacağını tahmin etmiyordum. Yine de geç olmuştu işte. Aslında yorgunluğumu atmıştım üzerimden. Bir saatlik istirahat kendime getirmişti beni. Sorumluluklar tarafından ikide bir dürtüklenmeyen sakin bir mutluluk sarmıştı içimi. Yeni yürümeyi öğrenmiş bir bebek gibiydim. Ne tarafa çevirseler, o tarafa yürüyecektim.&lt;br /&gt;Sema, “neden bize gitmiyoruz?”, dediğinde gülümsedim. “Bana uyar”, dedim. O an her şey uyardı bana. Bertuğ’un da hoşuna gitmişti bu fikir. Kimin kurt kimin kuzu olduğu tartışılırdı doğrusu. Kızlar bizi evlerine götürüyorlardı işte. Kalktık ve hesabı ödedik. Dolmabahçe’ye doğru biraz yürüdük. Bertuğ bağıra bağıra neşeli bir şeyler anlatıyor, kızlar da gülüyordu. Ben biraz arkada kalmıştım. Arada sırada ortaya bir laf atsam da birkaç adım geriden yürüyordum. Elimde bir sigara vardı. Sema’nın yürüyüşünü izliyordum. Çok güzeldi. Gözlerimi alamıyordum ondan.&lt;br /&gt;Biraz sonra Ebru, Bertuğ’un esprilerinden birine abartılı bir kahkaha patlatıp, Bertuğ’un koluna giriverdi. O an, Sema omuzunun üzerinden bana baktı. Aynı Çınaraltı’nda, merdivenlerin başındayken baktığı gibi. Belli belirsiz ama fişekleyici bir bakış. Birden elimdeki sigarayı attım ve hızlandım. Sema’nın yanına gelmiştim. Elini tuttum. Gözlerime baktı. Ben de yanağına bir öpücük kondurdum. “Çok tatlısın”, dedim. Çok tatlıydı çünkü. Sonra elele yürüdük. Hiçbir şey konuşmuyor, Bertuğları izliyorduk.&lt;br /&gt;İnönü Stadı’nın önüne kadar yürüdük. Sonra bir taksi durdurduk. Aslında herkes yürümekten memnundu. Ne var ki, Maçka’ya gidecektik ve gecenin o saatinde o yokuşu çıkmak pek akıl kârı değildi. Bayağı bir yol da yürümüştük aslında. Yine de elimde Sema’nın eli, Dolmabahçe’deki çınarlara baka baka yürüyemediğim için biraz üzülmüştüm.&lt;br /&gt;Taksici deli gibi kullanıyordu. Kaşla göz arasında Beşiktaş’a gelmiştik. Araba tam Akaretler’e doğru dönerken Ebru’nun cep telefonu çaldı. Telefondaki kişiyle sinirli sinirli bir şeyler konuşmaya başlamıştı. Gecenin bu saatinde kim arıyorsa, kıza asap bozucu şeyler söylüyor olmalıydı. Konuşma uzadıkça uzuyordu. Biraz sonra Ebru’nun sesindeki intikam havası kaybolmaya başladı. Kızcağız ağlamaklı olmuştu. Eski erkek arkadaşı olmalıydı. Belki de hâlâ birlikteydiler. Birden telefonu kapattı. Birkaç saniyeliğine arabada bir sessizlik hüküm sürdü. Sonra Ebru taksiyi durdurdu ve indi.&lt;br /&gt;“Arkadaşlar benim gitmem gerekiyor. Kusura bakmayın.”&lt;br /&gt;Ve kapıyı kapattı. Sesinde bir kesinlik vardı. Geri dönüş yoktu. Ortaya doğru, soğuk bir tavırla söylemişti sözlerini. Bertuğ’un suratına bakmak istemiyor gibiydi. Yazık, çocuk hiçbir şey söyleyemeden öylece kalakalmıştı. Rüya bitmiş, kollarındaki melek uçup gitmişti.&lt;br /&gt;Neredeyse Maçka’ya varmıştık. Fakülteye gelmeden indik ve karşıya geçtik. Bertuğ ruh gibi yürüyordu. Belli ki üzülmüştü. Sema’nın oturduğu apartmanın önüne geldiğimizde bir an kendine geldi ve “Ben gitsem daha iyi olacak.” dedi. Ama Sema’nın kimseyi bırakmaya niyeti yoktu:&lt;br /&gt;“Acıkmadınız mı yahu? Gelin size birer tost yapıyım. Bol kaşarlı, hadi!”&lt;br /&gt;Bertuğ’la bir an birbirimize baktık. Aslında ben her halükârda çıkacaktım yukarı. Yine de Bertuğ’un da gelmesini istemiştim. Herif harbiden çökmüştü. Bu arada Sema dış kapıyı açmıştı bile.&lt;br /&gt;“Valla ben kurt gibi açım. Gelin hadi gelin!”&lt;br /&gt;Biraz sonra yukardaydık. Ses çıkarmamaya dikkat ederek içeri girdik. Sema’nın evi gerçekten güzeldi. Eşyalar çok lüks olmasa da evde hiçbir eksik yoktu. Öyle çok büyük bir ev de sayılmazdı. Yine de Sema oldukça fazla kira ödüyor olmalıydı. İstanbul’un bu yakası böyledir. Kümes gibi evlere ödenen kirayla dörder kişilik iki aile geçinebilir.&lt;br /&gt;Sema hemen mutfağa girip bir şeyler hazırlamaya başladı. Salona geçtik. Bertuğ meraklı bir velet gibi etraftaki eşyaları karıştırmaya başladı. Az sonra ben de ona katıldım. Birçok kitabı vardı Sema’nın. Raflar neredeyse bir duvarı kaplıyordu. Kitapların bir kısmı ailesinden kalmış olmalıydı. Elime rastgele bir kitap alıp incelemeye başladım. Eski bir kitaptı. İlk sayfasında dolmakalemle yazılmış ve oldukça silikleşmiş bir not vardı:&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hayran Olduğum İstanbul Hayranına, Ruhan’ıma Sevgilerle…&lt;br /&gt;Nebi&lt;br /&gt;13 Temmuz 1966&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sema için oldukça değerli bir kitabı elime aldığımı düşündüm. Annesinin ismi Ruhan, babasının ki de Nebi olmalıydı. Kitabı kapatıp yerine koydum. Vay be! Neredeyse otuz beş yıl önce yazılmıştı not. Çocuksu bir merak sarmıştı içimi. Acaba annesinin ismi Ruhan mıydı? En sonunda dayanamadım. Kalkıp sormaya karar verdim.&lt;br /&gt;Mutfağa girdiğimde Sema’nın telefonla konuştuğunu farkettim. Galiba Ebru’yla konuşuyordu. Telefon sesi duymadığımıza göre Sema aramış olmalıydı. Biraz bekledim. Tost için hazırladığı kaşarlardan tırtıklamaya başladım. Arada bir bana bakıyor ve gülümsüyordu. Ebru’ya laf anlatmaya çalışırken bir yandan da tostlarla ilgileniyordu. Konuşma uzadıkça uzadı. Ebru meselesi açıkçası hiç ilgimi çekmiyordu. Ben, Sema’nın telefonu omzu ile kulağı arasına sıkıştırıp tostlara yağ sürüşünü izliyordum.&lt;br /&gt;Biraz sonra ne için orada olduğumu bile unutmuştum. Yavaşça salona geri döndüm. Salona girdiğimde Bertuğ ani bir hareketle masanın başına oturdu. Gözlerini açmış garip bir ifadeyle bana bakıyordu. Kesin bir haltlar karıştırıyordu bu herif ya hiç uğraşacak halim yoktu. Gülümseyip ben de yanına oturdum. Konuşmadan bol kaşarlı tostlarımızı bekledik.&lt;br /&gt;Tostlarımızı yiyip, masa başında biraz geyik yaptıktan sonra Bertuğ gitti. Bizi orada baş başa bırakıp giderken, bayağı mahsunlaşmıştı çocuk. Severdim bu adamı. Orada burada aşk uzmanı ayaklarına yatsa da, kızlarla arası pek de iyi olmayan bir adamdı. O gün Ebru’yla aralarında hoş şeyler olabilirdi. Yazık olmuştu. Kedi olalı bir fare tutacaktı. Üzülmüştüm. Ardından uzun uzun baktım apartman boşluğuna. Sonra kapıyı kapattık. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6449389203049916391?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6449389203049916391/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6449389203049916391' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6449389203049916391'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6449389203049916391'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-17.html' title='Tamamböceği - 17'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Sk3Cy1iiD6I/AAAAAAAAANI/kzMAX_EOSGQ/s72-c/smally7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4880978107794982641</id><published>2009-07-02T13:31:00.003+03:00</published><updated>2009-07-10T19:21:24.741+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 16</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkyNUTUZGRI/AAAAAAAAANA/C-z9k9aYHXw/s1600-h/smally6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353809436959381778" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkyNUTUZGRI/AAAAAAAAANA/C-z9k9aYHXw/s200/smally6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Uzun uzun konuştuk. İş, güç, okul, havalar, insanlar, tatil planları… Konudan konuya atlıyorduk. Nehir gibi akıyordu muhabbet. Bir yandan da biralarımızı yudumluyorduk. Kafa kızdı Sema. Fiziksel çekiciliğe sahip insanlardaki gururlu suskunluk yoktu onda. Yirmi yedi yaşındaydı. Benden iki yaş büyük. Bir bankada internet işlemleri uzmanı olarak çalışıyordu. Maçka’da oturuyordu. Yalnız yaşıyordu. İşletme okumuştu. Fen lisesi mezunuydu ama işletmeyi seçmişti. Bir süre reklamcılık yapmıştı. Metin yazarlığı. Sonra işyerindeki arkadaşlarıyla bir takım sorunlar olmuş. O da işi bırakmış. “İyi de oldu”, diyordu. Şimdi daha iyi kazanıyormuş.&lt;br /&gt;Bu arada ben de yalnız yaşıyordum ve Beşiktaş’ta oturuyordum. Bir araştırma şirketinde çalışıyordum. Kız arkadaşım yoktu ve “Saman Adam” adında bir grupta davul ve gitar çalıyordum. İkisi birlikte nasıl oluyorsa artık. Çarşamba akşamları Karavan’da çıkıyorduk, falan filan. Sallıyordum tabii ki! Ne yapabilirdim ki? Benim bir geçmişim yok mu diyecektim kıza?&lt;br /&gt;Artık masadakilerle ortak muhabbet etmeye başlamıştık. Yine de, aramızda özel konuşmalar geçmiyor değildi. Masadakilere beni daha önceden tanıyormuş gibi davranıyordu. Bu, kararlaştırılmamış ama hoş bir davranıştı. Bir çift gibi hareket etmeye başlamıştık. Kendimi iyi hissediyordum. Bir yabancı değildim o masada.&lt;br /&gt;Az sonra masamıza biri daha oturdu. Yeni gelen, Bertuğ’dan başkası değildi. Eski ve samimi bir arkadaşımdı Bertuğ. Bir zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. En az iki yıldır görmüyordum onu. Saçlarını kestirmişti. Çok severdim herifi. Bu arada beni tanıdığı falan yoktu. Göz göze geldiğimizde kibarca gülümsedi ve ismini söyledi. O söylemeden, bilmiş bir çocuk edasıyla “Bertuğ di mi?” demek geldi içimden. Ama yapmadım. Gereksiz bir sürü açıklama yapmak zorunda bırakacaktım kendimi. Gülümsedim ve ismimi söyledim. Benimle tanıştığına memnun olduğunu söyledi. Garip bir hüzün kaplayıverdi içimi. Bertuğ da tanımamıştı beni. Bilmediğim bir geleceğe hapsolmuş gibiydim. Böyle bir durumda insan anılarından bile şüphe duyuyordu. Birisi geçmişime açılan tüm kapıları kilitlemişti sanki.&lt;br /&gt;Allahtan Sema insanları kolaylıkla güldürebilen biriydi. Patlattığı sağlı sollu kombine espirilerle iki dakikada beni kendime getirdi. Tuvalete gitmek için masadan kalktığında gülmekten çeneme ağrı girdiğini farkettim. Sema tuvaletteyken, Bertuğ’la yanındaki kızın muhabbetine kulak kabarttım. Masanın tam karşı ucunda oturuyorlardı. Aradaki grup da bir şeyler konuştuğundan her dediklerini tam olarak duyamıyordum. Ama duyduğum kadarı gayet açıktı. Herif, kızla Bodrum’da buluşma ayarlamaya çalışıyordu ve bariz sallıyordu. Panait Istrati hastasıymış da, senaryosunu okumadığı filme gitmezmiş de, teyzesinin Bodrum’da yazlığı varmış da, her yıl gidermiş de. Hadi lan! Teyzen vardı da niye bizim haberimiz olmadı? Ulan bu herifle az mı sürünmüştük bu Bodrum’un leş pansiyonlarında?&lt;br /&gt;Bertuğ’un yanındaki kızın adı Ebru’ydu. Çınaraltı’nda Sema’nın yanında oturan kızlardan biriydi. Bunu biraz geç farketmiştim. “Yüzleri kolay kolay unutmam”, dediğimi biliyorum. Galiba bu konuda bir düzeltme yapmamda yarar var. Önemli yüzleri kolay kolay unutmam. Sema’yla Ebru yakın arkadaş olmalıydılar. Arada bir, masadakilere çaktırmadan birbirlerine kaş göz işaretleri yapıyorlardı. O an Bertuğ’la kaderlerimizin ilginç bir şekilde kesiştiğini hissettim. Amaçlarımız aynıydı. Ortada birbiriyle arkadaş iki genç kız vardı. Bertuğ ve ben de iki kurt. ‘Kurt’ abartı oldu galiba biz yine ‘sinek’ diyelim. Gülümsedim ve biramdan bir yudum çektim. Bertuğ ve Semih…Eski günlerdeki gibi. Heh he, hem de Sema Ebru’dan kesinlikle daha güzeldi. Gerçekten o an çok mutlu hissettim kendimi.&lt;br /&gt;Sonra birden nargile içmeye gitme kararı alındı. Fikir babası kibar dostumuz Bertuğ’du. Yanındaki kıza hava atmaya çalışıyordu. Anlarsınız ya? “Bizim muhabbetler hep böyledir” tripleri. Garip bir şekilde masadaki herkes nargile fikrine atlamıştı. “Başlarım nargilesine!”, dedim içimden, “böyle bir saçmalık ne gördüm ne duydum”… Fil gibi içtikten sonra, oraya gidip iki saat kafayı dumanlamak bana pek cazip gelmiyordu. Zaten başım da hafif hafif dönmeye başlamıştı. “Ben eve gitsem daha iyi olur”, dedim Sema’ya. Nasıl olsa telefonunu almış ve iyi bir başlangıç yapmıştım.&lt;br /&gt;Bu arada otelde motelde yatmayacaktım tabii ki. Biraz düşünme fırsatı bulunca insanın kafası çalışıyor. Bizim şirket ne güne duruyordu ki? Nasıl olsa, hanın da ofisin de anahtarları cebimdeydi. Geceleri kimse olmazdı koca binada. Gider odamda yatar, cep telefonunun alarmını kurar, sabah erkenden de kimse görmeden çıkar giderdim binadan. Bu fikrin aklıma gelmesi biraz rahatlatmıştı beni. Hem yarım kalan hikâyeme de bir göz atmış olurdum. Bakalım Chun Li denen yaratık birkaç satır bir şeyler eklemiş miydi ‘Olmayan Kadın’ın alın yazısına?&lt;br /&gt;Olmayan evime gitme fikrim Sema’nın hoşuna gitmedi. Onlarla birlikte nargile muhabbetine takılmamı istiyordu. Hoşlanmıştı benden. İçtendi ve bu içtenliği görmek bana yetmişti. Belki de, ayak oyunlarına gerek olmadığını kavradım o an. Neden bazı şeyleri zamana yaymak istiyordum ki? Her şey anında güzeldi. “Tamam”, dedim, “geliyorum!” Nazlanmak da başka bir keyifmiş bu arada. Zaten benim de bir yere gitmek gibi bir isteğim yoktu. Şirkete gidip sabaha kadar karanlığın içinde kafayı yiyeceğime, sonuna kadar takılabilirdim bu insanlarla.&lt;br /&gt;Yalnız tek bir sorun vardı. Midem ciddi ciddi bulanmaya başlamıştı. Sabahtan beri içiyordum. Açıkcası içkiyi severim ama o kadar da sıkı bir içici değilimdir. İçki muhabbetlerinde ilk devrilenlerden biri olurum genelde. Pek de şikayetçi değilimdir bu durumdan. İnsanlar kendinden geçmiş bir şekilde bağıra çağıra konuşurken bir köşede gizlice sızmak kadar güzel az şey vardır bu dünyada. Tabii evdeysek. Dışarıda sızmanın pek de güzel bir tarafı yoktur. Bak bir de, o içki muhabbetlerinin sabahlarını severim. Sabah kalkıp, kim ekmek alacak kavgası yapmak, sürüne sürüne kahvaltı hazırlamak, sofraya oturup “ne biçim dağıttık dün ya, var mıdır bizim gibisi?” muhabbeti yapmak iyidir. Güzel şeyler de vardır hayatta. Bir gün ölür de, hayatımı özleme fırsatım olursa, böyle sabahları da özlerim herhalde.&lt;br /&gt;Neyse, sonuçta midem bulanıyordu ve kendimi biraz toplamam gerekiyordu. Ne olsa, nargile içilecekti. Masadakilerin biralarının daha bitmemiş olduğunu farkettim. Kendi biramı fondipleyip, tuvalete gittim.&lt;br /&gt;Çıkarmak biraz rahatlatabilirdi beni. Tuvalet bir kat aşağıdaydı. Allahtan sıra bekleyen kimse yoktu. Kadınlar tuvaleti olup olmadığına hâlâ karar veremediğim sürgülü kabini seçip, içerden kilitledim. Ayaklarımı iyice açıp tuvalet deliğine baktım uzun uzun. Ağzımı açmış ve işaret parmağımı bademciklerime kadar sokmuştum. Acı bir tadı vardı elimin. Bilenler bilir, böyle anlar uzadıkça uzar. Yaşadığım gün bir film şeridi gibi geçiyordu gözümün önünden. Perşembeydi günlerden. “Vay be ne perşembe?”, dedim içimden.&lt;br /&gt;Sonunda, cesaretimi toplayıp bastım parmağımı gırtlağıma. Önce biraz, sonra biraz daha, sonra büyükçe bir kütle ve giderek azar azar. İçimde ne varsa boşalttım o kara deliğe.&lt;br /&gt;Tuvaletten çıkıp aynada yüzüme baktım. Suratım iki saattir ağlayan bir çocuğun suratından farksızdı. Nedense, insanların kustuğumu anlamasını istemem. Herkes böyledir herhalde. Biraz vakit geçirdim aynanın karşısında. Yüzümü yıkadım. Saçlarımı düzelttim. Tuvalette herhangi bir iz var mı diye tekrar kontrol ettim. Kenarlarda bazı şeyler çarptı gözüme. Onları da temizledim. Suratıma tekrar baktım. Daha iyi gözüküyordu. Yine de ellerimi ve yüzümü sabunla uzun uzun yıkadım. Aynada yüzüme son bir kez daha baktım. Hiç de yeni kusmuş birine benzemiyordum artık. Masaya dönebilirdim.&lt;br /&gt;Tuvaletten çıkarken saatime ilişti gözüm. On ikiyi iki geçiyordu. Gidip yerime oturdum. Kimse birasını bitirmemişti. Giden günün şerefine bir sigara yaktım. Ne de olsa, artık günlerden cumaydı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4880978107794982641?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4880978107794982641/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4880978107794982641' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4880978107794982641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4880978107794982641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/tamambocegi-16.html' title='Tamamböceği - 16'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkyNUTUZGRI/AAAAAAAAANA/C-z9k9aYHXw/s72-c/smally6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-4769675714183646036</id><published>2009-07-01T15:06:00.005+03:00</published><updated>2009-07-01T15:22:15.872+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zardanadam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><title type='text'>Neden Dedim Kendime</title><content type='html'>Neden dedim kendime,&lt;br /&gt;Kızıp durursun kendine,&lt;br /&gt;Herkesin hesabı tam,&lt;br /&gt;Seninkisi şaşmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden dedim kendime,&lt;br /&gt;Yakıp durursun kendini,&lt;br /&gt;Kalbinde gün batmış da,&lt;br /&gt;Hiç doğmayacakmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığın kumdan kalelere,&lt;br /&gt;Rüzgarlar esti diye,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakın dedim kendime,&lt;br /&gt;Küsüp gitme kaderine,&lt;br /&gt;Yaptığın sana yetmiş,&lt;br /&gt;Artık işin bitmiş gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden dedim kendime,&lt;br /&gt;Kusup durursun kinini,&lt;br /&gt;Herkesin tuzu kuru,&lt;br /&gt;Seninkisi yaşmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden dedim kendime,&lt;br /&gt;Üzüp durursun kendini,&lt;br /&gt;Kalbinde güller solmuş,&lt;br /&gt;Hiç açmayacakmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığın kağıt gemileri,&lt;br /&gt;Gönder sen enginlere,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman dedim kendime,&lt;br /&gt;Sakın unutma kendini,&lt;br /&gt;Yarının sevincine,&lt;br /&gt;Sakla bugünün derdini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel günleri düşle, boşver dünyaya,&lt;br /&gt;Yanarsın bu gidişle, kızma dünyaya,&lt;br /&gt;Sahip oldukların, sana sahip olmasın bak,&lt;br /&gt;Kanarsın bir gülüşle, yalan dünyaya!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim 2002, İstanbul&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-4769675714183646036?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/4769675714183646036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=4769675714183646036' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4769675714183646036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/4769675714183646036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/07/neden-dedim-kendime.html' title='Neden Dedim Kendime'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-816649853635457944</id><published>2009-06-30T12:05:00.002+03:00</published><updated>2009-06-30T12:09:07.684+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 15</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWKRCuqfI/AAAAAAAAAMY/za7-YUowsSw/s1600-h/smally5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353045103968430578" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWKRCuqfI/AAAAAAAAAMY/za7-YUowsSw/s200/smally5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tünel metrosunun girişine kadar yürüdüm. Neredeyse boyum kadar çöp yığılmıştı kaldırıma. Ortalık leş gibi kokuyordu. Bir taksi durdurdum. Bu sefer arka koltuğa oturmuştum. Taksiciyle muhabbet edecek halim yoktu. “Tarlabaşı”, dedim ve camdan dışarıyı izlemeye başladım. Boğazım gerçekten kurumuştu. “Bir bira iyi gelecek”, diye düşündüm.&lt;br /&gt;Güya yapacak bir sürü işim vardı. Bu garip şeyler olmasaydı, bir iki tüketici profili raporu hazırlayacak, bir önceki günkü toplantının notlarını çıkaracak, vakit bulup Sema’nın cebi yatıracak, eve giderken saksı alacak, iki haftadır salon masasının üzerinde beni bekleyen avizeyi takacaktım. Bu arada amcamı da aramamıştım. Güldüm. Allahtan Chun Li benim için arayıvermişti amcamı. “Merhaba İstemi Amca! Ben de şimdi seni…”. Her şey o kadar uzak görünüyordu ki. Sanki yıllar öncesine aitti düşündüklerim. İnsan ne kadar garip bir yaratıktı. Binlerce şeyin üzerine kuruyordu hayatını. Mutlu olabilmesi neredeyse imkânsızdı. Bir sürü şey bekliyordu hayattan. Hele hele, bazı şeyler olmazsa, dünyanın sonu gelecekmiş gibi davranıyordu. Her gün asabının içine edecek tonlarca şey buluyor ve zaten zor olan hayatını iyice zorlaştırıyordu. Bana garip gelen aslında bunların hiçbiri değildi. Esas garip olan şuydu: Nasıl oluyor da insan, hayatı bir anda tuzla buz bile olsa, olanlara anında alışıveriyordu? Üzülüyor, sıkılıyor ama eninde sonunda hiçbir şey yokmuş gibi yapılması gerekenleri yapmaya başlıyordu. Bu kadar da önemsiz miydi her şey?&lt;br /&gt;Yoksa bende mi bir gariplik vardı. Sabah akşam “evlilik zartlak bir kurumdur, biz saplandık bu çamura, aman siz yapmayın!” diye sızlananlardan biri de değildim halbuki. Karımı seviyordum en azından. Son günlerde işler o kadar da kötü gitmiyordu diyebilirim. Sadece genel olarak hayatımdan sıkılmıştım biraz. Kim sıkılmıyordu ki? Bence, benle menle alakası yoktu bu işin. Her canlı gibi, insan denen mahlukun da derdi, yiyip, içip boşaltmaktan başka bir şey değildi. Bir de üremek var tabii. Gerisi hikâyeydi. Doğduğumuzdan beri beynimizi bir sürü çöplükle doldurmuşlardı. İyilik, doğruluk, sevgi, aile, vatan, millet, zart, zurt. Yazıktı yazık! Bu iş böyle olmamalıydı. Yetkiler, sorumluluklar ve bir sürü saçmalık. Bizden olan iyiydi. Gerisi, ya sevmeli ya da terketmeliydi. Bunların hepsi balondu. Balon patlayınca daha iyi anlıyordu insan.&lt;br /&gt;Ama şunu da unutmamak lazımdı: Söylediklerine göre, insan atalarına göre daha iyi barınıyor, daha iyi yiyor, daha uzun yaşıyordu. Eyvallah! Bunu belki kabul edebilirim. En azından tersini ispat edemem. Ama uyutulmayı kabul etmiyorum. Hikâye anlatmasınlardı bana. İyi bir eğitim almıştım, istediğim çoğu şeyi yiyip içebiliyordum, güzel bir karım vardı. Acaba aslanlar saldırır mı diye bir derdim de yoktu. Geceleri rahat yatağıma uzanıp, keyifle uyuyabiliyordum. Ama ne pahasına? İçine edilmiş bir hayat pahasına. Milyarlarca aç, sefil, ezilmiş, işkenceye ve ölüme mâhkum olmuş insan pahasına. Savaşlar, atom bombaları, soykırımlar, pogromlar, tehcirler, toplama kampları pahasına. Irzına geçilmiş ve dayanacak fazla gücü kalmamış bir doğa pahasına.&lt;br /&gt;Yine de, besleme çiftliklerinde semiren tavuklar gibiydik. Kendi hesabıma şunu rahatlıkla söyleyebilirdim: Gerçekten yaşadığımı hissettiğim o kadar az an vardı ki. Geçmişim bir tezek yığını gibiydi. İçini eşelesen üç beş şey ancak çıkardı. Onlar da yanlışlıkla yuttuğumuz inci tanelerinden başka bir şey değildi. Gerisi pislikti. Yıllar boyunca okula git. İğrenç hocaların ağız kokusunu çek. Bol bol ezberleyip sonra unut. Üniversiteyi kazan. Bol bol ezberleyip sonra unut. Sonra bir iş bul. Bol bol kıç yalayıp sonra unut. Bu işleri ne kadar iyi yapabilirsen o kadar başarılı ol, iyi ol, doğru ol, zengin ol. Hepsi balondu hepsi. Hoş, sıkıyorsa patlat bakalım o balonu. Ya hapishaneye tıkarlar adamı ya tımarhaneye. Yine de insanın doğasıyla moğasıyla alakası olamazdı bu işlerin. Bambaşka bir dünya kursaydık, bambaşka şeyler normal olurdu. O kadar! İnsanın doğası “gücetapan”sa, artık ben insan falan değildim. Zaten dememiş miydim ben bir sokak köpeğiyim diye?&lt;br /&gt;“Eeee”, dedim sonra kendime. “Bir sokak köpeği ne ister ki şu hayatta?” Taksinin arka koltuğunda gülümsemeye çalışan bir adam... Olay, yemekse yedik. İçmekse hayvanlar gibi içtik. Boşaltmaksa, pantolon gömlek hiçbir şey bırakmadık. Ne kalıyordu geriye? “Ah ulan!”, dedim. Aklıma Çınaraltı’ndaki kız gelmişti. Belki de basitti derdim. Yarım saattir ucuz felsefe yapıp beynimi kemiriyordum. Halbuki, akla mantığa fazla güven olmayacağını bilen biriydim. “Sağda, müsait bir yerde durur musunuz?”, dedim. Tarlabaşı’nda, tam Çiçek Pasajı’nın hizasında indim. Herif, bozuk yok ayağına bayağı bir giydirmişti bana. Çok da önemli değildi. Bir sürü tedirgin edici yüzün arasından, Nevizade’nin girişine doğru yürüdüm.&lt;br /&gt;Nevizade’ye girerken bir midyeci gördüm. Tam sokağın girişine açmıştı tezgâhını. Midyelerin parlak ve güzel bir görünümü vardı. Birkaç midye dolma atmakla atmamak arasında kararsız kalmıştım. Yine de yürümeye devam ettim. O midyelerden bir tane bile yemem çıldırmam için yeterli olacaktı. Ondan sonra durabilene aşk olsun. Sonra iç içebilirsen. Yok, yok! Herşeyin bir zamanı vardı. Midyeleri aklımdan çıkarmaya çalışarak Akdeniz’e doğru yürüdüm. Dışarda boş masa olsaydı bari.&lt;br /&gt;Ve olan oldu! Oradaydı! Gözlerime inanamıyordum ama Çınaraltı’nın Kara Kraliçesi oradaydı. Akdeniz’de arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu. Çınaraltı’ndan çıktıktan sonra bir yerlerde bir iki saat takılmışlardı herhalde. “Hadi bakalım!” dedim kendime. Kız resmen karşımdaydı. Beş altı kişi vardı masada. Kahkahalar atarak muhabbet ediyorlardı. Yavaş yavaş yaklaştım Akdeniz’e. Onu görme ihtimalim olmasa belki de gitmeyecektim Beyoğlu’na. Daha biraz önce düşünmüştüm onu. Yine de, hiç beklemiyordum onu bulmayı. Olacak iş değildi. Hem de Akdenizde’ydi. Tam gideceğim yerde. Heyecandan çok sevinç vardı içimde. Eğlence çıkmıştı.&lt;br /&gt;Bir an durdum. Kızın oturduğu yerin hemen sağındaki masa boştu. Gidip oraya oturmak iyi bir fikir olabilirdi. Bu arada sağındaki sandalye de boştu. Olayı abartıp, pat diye yanına da oturabilirdim. Her şeyi yapabilirdim o an. Çok güçlü hissediyordum kendimi. Sanki attığım her adım doğruydu. Bir sokak köpeğiydim ben. Kafam önümde yürüyüp gidiversem de, kıza dönüp göz kırpsam da doğru olanı yapmış olacaktım. Hatta karşısında diz çöküp seni seviyorum desem de. Ne olmuştu da böyle olmuştum bilinmez. Reddedilmişim, karizmayı çizdirmişim, rezil olmuşum, boş işlerdi bunlar. “Ne istiyorsan onu yap!” dedim kendime. Bir zamanların utangaç tavuğu yoktu artık. Bir şahin gibi kıza doğru süzüldüm.&lt;br /&gt;Beni gördü. Bir iki saniye biribirimize baktık. Sanki heyecanlanmıştı. Bir şeyler yapacağımı anlamış olmalıydı. Yandaki masaya falan oturmadım. Direkt kıza doğru yürüdüm. Masadakilere bir merhaba dedikten sonra kızın yanına oturuverdim. Sakin ve kararlıydım. Gözlerimin içi gülüyordu.&lt;br /&gt;“N’aber?”, dedim.&lt;br /&gt;“İyilik. Senden?”&lt;br /&gt;“İki saattir aklımdan çıkmıyorsun”, dedim.&lt;br /&gt;Gülümsedi. Yine gözlerinin içine bakıyordum. Etkileyici bir yüzü vardı kızın. Yakından daha da hoşuma gitmişti.&lt;br /&gt;“Ben bir bira daha söyleyeceğim, sen de içer misin”, dedi.&lt;br /&gt;Bu çok iyiydi işte.&lt;br /&gt;“Çınaraltı’nda tuvaletten çıktım ve seni bir daha göremedim. Beş dakikada nereye kayboldunuz ki? İsmini bile öğrenemedim.”&lt;br /&gt;İki soru sormuştum. Birini seçti:&lt;br /&gt;“Sema” .&lt;br /&gt;Şaşırmıştım. Açıkçası Sema ismini hiç beklemiyordum. Bir zamanlar bir karım vardı benim. Ne bir zamanları, daha o sabah evli bir adamdım ben. Resmen Sema demişti.&lt;br /&gt;“Sema ha?”&lt;br /&gt;Şaşkınlık doluydu gözlerim.&lt;br /&gt;“Evet, ne oldu ki?”&lt;br /&gt;“Hiiiç. Çok güzel bir isim.”&lt;br /&gt;“Seninki?”&lt;br /&gt;Bir an durdum. Erkin’le Semih arasında kararsız kalmıştım. Sonra, “Semih”, dedim.&lt;br /&gt;Geçmişimle aramda kalan ince bir köprüydü o isim. Buruşturup, çöpe atmaya kıyamadım.&lt;br /&gt;Sema ve Semih…&lt;br /&gt;Bu benim iyi bildiğim ve çok sevdiğim bir hikâyeydi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-816649853635457944?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/816649853635457944/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=816649853635457944' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/816649853635457944'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/816649853635457944'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-15.html' title='Tamamböceği - 15'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWKRCuqfI/AAAAAAAAAMY/za7-YUowsSw/s72-c/smally5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1186914870638340925</id><published>2009-06-28T17:29:00.018+03:00</published><updated>2009-06-29T00:39:49.819+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Damat - 5</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkeaJMHMo_I/AAAAAAAAAMA/ffsidXxg3iw/s1600-h/kopekler+5.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 140px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkeaJMHMo_I/AAAAAAAAAMA/ffsidXxg3iw/s200/kopekler+5.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352416164814038002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kuduz aşılarım tamamlandıktan birkaç gün sonra tatilim bitti. İstanbul’a döndüm.&lt;br /&gt;O yaz, Memduh Bey’in emriyle Prenses, Soner ve diğer köpekleri bir kamyonla Manisa’ya götürüp bırakmışlar. Damat bir hafta on günlüğüne ortadan kaybolmuş. Artık, Manisa’ya gidip arkadaşlarını mı buldu, yoksa onlar mı gelip onu buldular; orası belirsiz. Bir gün ordusuyla beraber mağrur bir şekilde sitenin kapısından tekrar girmiş. Görenler anlatıyor: Surlardan içeri giren Fatih Sultan Mehmet'i andırıyormuş. Siteliler, kaleleri tekrar düşünce, imparatorları 1. Memduh'a veryansın etmişler.&lt;br /&gt;Bu başarısızılığı gurur meselesi hâline getiren Zalim Memduh, askerlerini köpeklerin üzerine salmış. Bir hafta geçmeden, Damat’ı götürüp uzaklarda bir yerlere bırakmışlar. Kalan köpekleri de zehirleyip, sitenin girişindeki çöplüğe atmışlar. Çöplükte can çekişirken Soner’i bulup iyileştiren bizim Kâmile Teyze. Prenses’le birlikte üç köpek ne yazık ki ölmüş. Bir hafta sonra Damat siteye yine geri dönmüş. Ama artık Prenses yokmuş.&lt;br /&gt;Kâmile Teyze: Ondan sonra ne yedi ne de içti. Zayıfladı gitti köpek. Bir ay oldu olmadı öldü. Ölmez’in arazisinde, top sahasının arkasındaki çamlarına altına gömdük Damat’ı. Her sene ziyaret ederim mezarını. Oturur konuşurum onunla. Evladım, bu site var ya bu site! İnsanı beş para etmez. Yarısını topla, bir Damat etmez. Canım Damat’ım benim. Öldün gittin. Biz de geleceğiz bir gün.&lt;br /&gt;Ben: Nerede demiştin be Kâmile Teyze? Ben de çok severdim Damat’ı.&lt;br /&gt;Kâmile Teyze: Bak şurada, ağaçlar var ya en uçta. Onları da keseceklermiş bu arada. Deniz manzaralarını kesiyormuş bazılarının. Hâlbuki ağaçtan güzel manzara mı olur? İşte o sol tarafta, otele doğru. Ben seni götüreyim istersen. Şimdi geç oldu. Yarın akşamüstü, gölge olsun iyice, gel bana, al beni, gidelim. Sıcakta çıkamam evladım, güneş başıma vurur.&lt;br /&gt;Ben: Soner’e ne oldu peki Kâmile Teyze?&lt;br /&gt;Kâmile Teyze (gülümsüyor): Soner mi? Soner o yaz iyileşti. Birkaç yıl daha yaşadı. En son domuz gibi oldu. Otobüs olayını biliyorsundur herhalde?&lt;br /&gt;Ben: Yoo!&lt;br /&gt;Kâmile Teyze: Hanım’ın biri tavuk kemiği vermiş. Hâlbuki köpeklere tavuk kemiği verilmez. Tehlikelidir. Kırıldı mı keskin olur tavuk kemiği. Tabii nereden bilecekler. Kadıncağız yola gidecekmiş, yemek artıklarını atacakken Soner’i görmüş. Kemikleri ayırıp, önüne koyuvermiş. Neyse, toparlanmış, etmiş, tam evden çıkacak, ne görsün? Soner yerde. İnliyor, öksürüyor, kusuyor, can çekişiyor. Tabii yine hemen bana koştular. Aldık hayvanı, Barbaros’un arabaya attık, veterinere götürdük. Veteriner, ne yaptı etti, kemiği hayvanın boğazından çıkardı.&lt;br /&gt;Ben: Hadi yahu?&lt;br /&gt;Kâmile Teyze: Dur dur sen, esas hikâye şimdi. Kadın yola gidecekti, demiştim ya, o gün otobüsü kaçırdı. İki saat sonra başka bir otobüse bindi. Sen kadının kaçırdığı otobüs kaza yapmasın mı? Ölü olmasa da, biri ağır üç kişi yaralanmasın mı? Bir anda Soner Bey, sitede aziz ilan edildi.&lt;br /&gt;Ben: Nereye gidiyormuş ki kadın?&lt;br /&gt;Kâmile Teyze: İzmir’e canım. Saat başı otobüs vardı o zamanlar. Şimdi on beş dakikada bir kalkıyor, diyorlar. Neyse, işte böyle yani. Soner’i bir beslediler, bir beslediler sorma. Sitenin padişahı oldu başımıza. Şişmanladı, balon gibi oldu. Olsun, olsun. Çok çektiler canlarım… Prenses’le Damat’ın göremediği günleri o gördü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen ‘Damat’ı keşke bu kadar çok sevmeseydim’ diye düşünürüm. Olaylar başka türlü gelişebilir miydi diye merak ederim. Sanırım şu doğru bir saptama: Bizlere en büyük acıları verenler, aslında, bizi en çok sevenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;=SON=&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1186914870638340925?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1186914870638340925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1186914870638340925' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1186914870638340925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1186914870638340925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/damat-5-son.html' title='Damat - 5'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkeaJMHMo_I/AAAAAAAAAMA/ffsidXxg3iw/s72-c/kopekler+5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8188242387199501589</id><published>2009-06-27T22:19:00.002+03:00</published><updated>2009-06-29T10:51:44.911+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 14</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkhyhQshBbI/AAAAAAAAAMI/OtGqSD9PPPY/s1600-h/smally4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352654072872764850" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 194px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkhyhQshBbI/AAAAAAAAAMI/OtGqSD9PPPY/s320/smally4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Koridor basık ve loştu. Pek bakımlı bir görünümü yoktu. Duvarların yıllardır boya görmediği belliydi. Sağda ve solda birkaç kapı vardı. Bir tanesi açıktı. Yavaşça ona doğru yürüdüm. Dışarıya kırmızımsı bir ışık sızıyordu. Kapının yanına geldiğimde kadını gördüm. Yatağın kenarına oturmuştu. Yere bakarak beni bekliyordu. Doğru odayı bulmuştum. Yavaşça içeri girip, kapıyı kapattım.&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Benimle ilgilenmiyordu. Oturmuş ellerine bakıyordu. Bir süre orada öylece ayakta bekledim. Heyecanlanmıştım. Belki de benim gibi binlerce insan girmişti bu odaya. Ne farkım vardı ki diğerlerinden? Ne niyetle olursa olsun oradaydım işte. Küçük, önemsiz ve güçsüzdüm. Gerçek işte buydu. Hiçbir şeyi değiştiremezdim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Soyunmaya başladığını farkettim. Bir an önce oraya başkalarıyla aynı niyetle gelmediğimi belli etmeliydim. Söyleyeceğim ters bir şeyle kadının tepkisini çekmekten korkuyordum.&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;Onu üzmek ya da kızdırmak değildi niyetim. Bir şekilde kendimi o odada bulmuştum işte. Utanıyordum. Belki bir sigara paylaşabilir, bir iki şey konuşabilirdik. Hiçbir şey konuşmasak da olurdu. Yatağın karşısında üzerinde birkaç peçete olan bir sandalye vardı. Orada beş dakika sessizce oturup, sonra da gitsem tüm sorun çözülebilirdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;“Yapma&lt;/span&gt;&lt;span lang="FR"&gt;”&lt;/span&gt;&lt;span lang="DE"&gt;, diyebildim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Durdu ve bana baktı. O an kadını kime benzettiğimi anladım. Nasıl olduysa babaannemler tarafından ortadan kaldırılmamış tek bir resim ve birkaç silik anı dışında bana hiçbir şey bırakmamış olan insan: Annem. Ya da belki de şöyle demeliyim: Beni doğuran insan. Ben daha beş yaşındayken ortadan kaybolan, ailede kimsenin adını ağzına bile almadığı, hakkında çok az şey bildiğim ve kimselere soramadığım kadın. Çok kötü hissettim kendimi. Zar zor geçip sandalyeye oturdum. Elimdeki peçeteleri nereye koyacağımı şaşırmıştım. Bir boşluk hissi doldurmuştu içimi. Başım öne düşmüştü. Saniyeler geçmek bilmiyordu. O resim, o bakış. Neden? Kadın anneme benziyordu. Orada kalmaya dayanamayacaktım.&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:+0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Beş dakika ya olmuş ya olmamıştı. Ve ben patlamaya hazır bir bomba gibi fırlamıştım o sokaktan. Hiçbir şey sormamıştı kadın. Sesini bile duymaktan korkmuştum zaten. Şevkatle gülümsemiş, parasını almış ve beni yoluma göndermişti. Garip bir şekilde tam da çalmayı düşündüğüm gitarın parasını vermiştim kadına. Kuruşu kuruşuna... Hiçbir şey görmüyordu gözlerim. Yürüyüp çıktım Yüksek Kaldırım’dan. Hiçbir şeye sahip olmak istemiyordum. Yükseklerden yuvarlanan bir kaya gibi ilerledim Karaköy’e doğru. Koşuyordum. Gözlerimin önünden, insanlar, dükkânlar, arabalar kayıyordu. Duramıyordum. Sanki güneşin üzerinde yürüyordum. Tüm sokaklarında koşmak istiyordum bu yorgun şehrin, istemeden şifa dağıtan sarhoş bir hastalık gibi. Sırtımda alın terimle. Çıplak ayaklarımla. Geçmişimin ulaşamayacağı kadar hızlı. Tüm kadınlarını sevmek istiyordum bu yaşlı şehrin. İstemeden zevk veren bir geri zekâlı gibi. Öyle bir patlamalıydım ki, kendimi kutup şafaklarında paramparça bulayım... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Gerçeğin rengi gözlerimi yakmıştı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Ayaklarım beni Galata Köprüsü’ne doğru götürüyordu. Bin bir ışıklı şehrin gerçek kalbine. Bıraktım götürsünler. Ne istiyorlarsa onu yapsınlar. Biraz sonra Haliç’e bakıyordum. Işıklı bir karanlık vardı Boğaz’ın çıkmaz sokağında. Arabalar geçtikçe titriyordu köprü. Ağlamak istediğimi farkettim. Ben de titriyordum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Gerçekte neyi istiyordum ben? Bilmiyordum. Bu sorunun cevabını çalmışlardı benden. Hepimizden. Bu şehirde dolaşan milyonlarca zavallıdan. Böyle bir soruyu sormak aklımıza bile gelmez olmuştu. Geçmişim, sevdiklerim, param, evim, işim terketmişti beni. Hiçbir alacağım, hiçbir borcum yoktu. İster atlardım önümdeki ışıklı karanlığa, ister hayatıma devam ederdim. Üzerimdeki bütün ağırlıklar kalkmıştı. Her şey bırakıp gitmişti beni. Bir tek soru dışında her şey terketmişti. “İnsan ne ister ki şu hayatta?”,&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;dedim. Kısıktı sesim. Gözlerim doldu ve ağlamaya başladım. “Ne ister ki, ne ister ki, ne ister ki?” diye hıçkıra hıçkıra tekrarladım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Bir anda aklıma sigara geldi. Elimi cebime attım ve bir tane yaktım. Bir iki güçlü nefes çektim içime. İyi geldi. İçim açılmıştı. Karşıya geçtim. Biraz da boğaz tarafına bakmak lazımdı. Haliç’te çıkış yoktu. Çıkmaz sokağa baka baka kendimizi içinden çıkılmaz karanlıklara sürüklemiştik. Bu taraf başkaydı. Ne olsa, İstanbul’un uzaklara açılan kapısıydı. Uzun uzun baktım Kız Kulesine, Sarayburnu’na, Karaköy’e, adaların olduğu yerdeki mavi karanlığa. Garipti. Sanki baktığım her şeyin ardında Chun Li’nin dev gözleri vardı. Dev gibi iki yeşil dünya. Sigaramı nefesledim ve hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Az sonra bir köpek takıldı gözüme. Sarımsı, kirli bir rengi vardı. Zayıftı. Vapur iskelesine bakarken farkettim onu. Köprünün Karaköy girişinde amaçsızca dolanıyordu. Yanıma geliyor diye ümitlendim. Uzaklardan sanki bana bakmıştı. Sakin bir şeye benziyordu. Dertleşebilirdik. Bak, ona sorabilirdim sorumu. Belki de biliyordu cevabı. Ama başka yöne doğru gitti. Biraz sonra köprünün üzerinde değildi. “Herkes kendi yoluna”, dedim kendi kendime. Bir sokak köpeği ne isterdi ki şu hayatta? Benim için doğru soru buydu belki de. Saatlerdir sefil bir sokak köpeği gibi dolaşıyordum yollarda. Ya gidip kendime bir çete kuracaktım ya da hayatta kalmanın başka yollarını arayacaktım. Gülümsedim. Aslında durumum biraz önceki sarı tüylü arkadaşa göre avantajlı bile olabilirdi. Yirmi beş yaşında, eli yüzü düzgün, İngilizce’ye ve çeşitli programlama dillerine hakim, bilgisayar mühendisi bir sokak köpeği. Vay be! Vaziyet o kadar da vahim değildi. Hayır, vızıklamaktan boğazım da fena halde kurumuştu. Şu Beyoğlu’na bir daha göz atmakta ne sakınca olabilirdi ki? Sonuçta saat onbuçuk bile değildi. Ferman Chun Li’ninse, sokaklar bizimdi. Bir iki bir şey atılır, sonra en kötü ihtimal bir otel bulunur, gidip yatılırdı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN-BOTTOM: 6pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8188242387199501589?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8188242387199501589/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8188242387199501589' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8188242387199501589'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8188242387199501589'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-14_27.html' title='Tamamböceği - 14'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SkhyhQshBbI/AAAAAAAAAMI/OtGqSD9PPPY/s72-c/smally4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3426980364472260809</id><published>2009-06-25T12:58:00.002+03:00</published><updated>2009-06-29T10:52:35.846+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamambocegi - 13</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Skhyu_pxHaI/AAAAAAAAAMQ/J5AlT-XGjpw/s1600-h/smally5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352654308816002466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 194px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Skhyu_pxHaI/AAAAAAAAAMQ/J5AlT-XGjpw/s320/smally5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Çok fazla uğraşmadan buldum aradığım sokağı. Orada dolanan iki karanlık yüzlü adamın peşine takılmam yeterli olmuştu. Polis kontrolünden herhangi bir sorun yaşamadan geçtim ve işte içerdeydim. Bütün evlere bakacak, vitrinlenen bütün hayatları izleyecektim. Pezevenklerden de bir şekilde yakayı kurtarmam gerekiyordu tabii ki. Tüm istediğim utanmadan gözlerinin içine bakabilmekti o kadınların. Parlak camların ardından, küçük bir el hareketiyle ya da göz kırparak beni çağırdıklarında hemen kaçıvermek istemiyordum. Gerçeğin gözlerinin içine cesurca bakacak ve güçlenmiş olarak çıkacaktım o sokaktan.&lt;br /&gt;Yavaşça ilerleyip, soldaki ilk evin önündeki kalabalığa karıştım. Birçok erkek doluşmuştu camekanın önüne. İyi giyimli ve eğitimli insanlar değildi bu adamlar. Yorgundu yüzleri. Bütün günleri yakıcı güneşin altında ya da köhne bir imalat atölyesinde bir takım tezgâhının başında geçmiş olmalıydı. Kimileri yiyecek gibi bakıyordu kadınlara. Kimilerinin gözlerindense sadece tiksinti okunuyordu. Çoğu, sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar kazandıkları parayı, beş dakikada orada bırakabilecek kadar çok istiyordu bir kadının tenini. Büyük bir olasılıkla isteksiz ve her hareketleriyle onları aşağılayan kadınlarla birlikte olacaklar ve beş dakika sonra kendilerinden nefret edeceklerdi. Bir Maltepe yakıp sıkıntıyla kaçacaklardı o sokaktan. Çok geçmeden yine geleceklerdi.&lt;br /&gt;İnsanoğlunun en doğal ihtiyacını karşılayabilmek için düştüğü hallere inanmak zordu. İşte uygarlık buydu: Bitmek tükenmek bilmeyen bir mutsuzluk denizi. Aklın kurbanı olmuş milyarlarca kendisinden nefret eden zavallı. Vahşi hayvanlara yem olmayıp, biraz daha semirebilmek uğruna binlerce yılda uğraşa didine inşa edilen tezek yığını. Hepsi, topu topu on beş yirmi yıl daha fazla yaşayabilemek içindi. İçler acısıydı insanoğlunun vardığı nokta. Batının doğuyu, erkeğin kadını, patronun işçiyi sömürdüğü, beyazın siyahı, şehrin köyü, güzelin çirkini durmaksızın ezdiği bir dünyada güzel bir yer edinebilmek uğruna elinden geleni yapan gücetapanlar sürüsüydük hepimiz. Birbirine dokunmaktan aciz ahmaklar yığınıydık. Varolan hayat sanki hiç değişemezmiş gibi düzen yalakalığı yapan gücetapanlardan biri olmayı istemedim hiçbir zaman. Ancak bazı şeylerin kolay kolay değişmeyeceğini de anlamıştım. Erkektim, kadını eziyordum. Şehirliydim, köylünün sırtından geçiniyordum. Türk’tüm, midye satmıyordum. Akıllıydım, onunla bununla dalga geçiyordum. İşin garibi bütün bu ayrıcalıklara sahip olmak için hiçbir şey yapmamıştım. Sadece erkek, Türk, beyaz ve kursa-dersaneye gönderebilecek kadar mali durumu olan, şehirli bir ailenin çocuğu olarak doğmuştum. Gerçi beni babaannemle dedem büyüttü ama yine de mali durumumuz çok kötü sayılmazdı. Bir de tamamen şans eseri sahip olduğum genlerim vardı tabii. O güne kadarki hayatımda başardığım ve insanların takdire değer bulduğu işlerin neredeyse hepsi bu özelliklerime bağlıydı. İşin diğer yönünü de unutmamak lazım. Üçüncü dünya vatandaşıydım, hayatım boyunca aşağılanacaktım. Sermayem yoktu ve her zaman patronlarım olacaktı. Gençtim ve yaşlılara göre ayarlanmış bir dünyada yaşamak zorundaydım. Gücüm yoktu, askere gidecektim. Bunları haketmek için de bir şey yapmamıştım. Birçok açıdan zalim, birçok açıdan mazlumdum. Hem davalısın, hem davacı. Nasıl kırılırdı bu döngü? Dünyayı değiştirmeye nereden başlanırdı? Bilmiyordum. İşin garibi, artık bilmek de istemiyordum. Dediğim gibi, sevmediğim şeylerin sayısı epey kabarıktı bu dünyada. Sevmiyordum sevmesine ama terk de etmeyecektim işte.&lt;br /&gt;Başka bir evin önüne doğru yürüdüm. Buradaki kızlar biraz daha genç ve güzeldi. Ama içeriyi saran hava aynıydı. Aynı bezgin yüzler, aynı yorgun bakışlar. Bir sürü erkeğin bakışları arasında seçilmeyi bekliyordu kadınlar. Aralarında bir kız vardı. Yirmi yaşında ya var ya yoktu. Pembe bir elbise vardı üzerinde. Bir sandalyede oturuyordu ve dışarıyla alakası yoktu. Kafasını iki eli arasına almış, yere bakıyordu. Üzgün değildi gözleri. Bakışlarının derinlerinde bir gülümseme gizliydi. Sanki kendine “aferin!” der gibiydi.&lt;br /&gt;Öyle kolay kolay açıklanabilecek bir şey değildi sokağı saran hava. Aslında her yerde olan keskin bir şeydi orada olan. Bütün mesele şuydu: Hiç kimse kendi aynasında kendi gözlerinin içine gülerek bakamıyordu. Ve anladığım kadarıyla iş işten bizim tahmin edebileceğimizden çok ama çok önce geçmişti. Bir gün, hayatın kadim rengi, kimse farkına varmadan solup gidivermişti. İspatlayamazdım ama akıl kadar eski olduğunu düşünüyordum insanoğlunun tepesine çöken bu kara bulutların.&lt;br /&gt;Sokağın içlerine doğru ilerledim. Yerdeki bir çatlağa ilişmişti gözüm. Belli belirsiz bir şeydi. Metrelerce uzayıp gidiyordu. Bazen ortadan kayboluyor, yirmi otuz santim ileride tekrar başlıyordu. Sokağın can damarı gibiydi. Onu takip ederek yürüdüm. Çatlağın tam olarak nerede biteceğini merak etmiştim. Damarlarımda bol miktarda ateş suyu dolaşıyordu ve birçok şeye farklı gözlerle bakar olmuştum.&lt;br /&gt;Bir anda omuzumda bir el hissettim. Müşteri ayarlamaya çalışan heriflerden biriydi. Beni durdurmuştu. Bir elimi yakaladı ve tokalaştı. “Bi dakka kardeş! Şuraya bir bak hele, burası öteki yerlere benzemez”, dedi. Eliyle pazarlamaya çalıştığı kadınları gösteriyordu. İçeriye öylesine bir baktıktan sonra, “Sağol” dedim. Yürüyüp gitmeye çalıştım. Ancak yakamı kolay kolay bırakacağa benzemiyordu. “Gel, gel, sen gel hele bi, uygun bir şeyler ayarlıycam ben sana” dedi. Kendinden oldukça emin bir ifadesi vardı. “Bunda utanacak bir şey yok”, der gibiydi. “Sadece bakıyorum ben” diyebildim. Adam, “Gel içerden bak, bu işler ince işler, öyle uzaktan baka baka olmaz!”, dediği gibi bir anda koluma giriverdi. Herif askerlik arkadaşımmış gibi davranıyordu. Beni içeriye doğru sürüklüyordu. Bir anda durumun ciddiyetini kavradım. Yakayı fena kaptırmıştık ve bu heriften kurtuluş yoktu.&lt;br /&gt;Kendimi içeride buldum. “Canikom”lar, “yakışıklım”lar ve “kocacım”lar arasında yapayalnız bırakıp gitmişti beni adam. Öküz ölmüş ortaklık bitmişti. Oysa ben çatlağı izlemek istiyordum. Sokağın can damarını. Zor bir andı. Bir şekilde içeri sokulmuştum işte. Dönüp çıkabilirdim. Ama yapmadım. İnsan neler yapabileceğini hiçbir zaman kestiremez. Yaşadıkça nasıl biri olduğunu görür. Bundan eminim artık.&lt;br /&gt;Etrafıma şöyle bir baktım. Kadınların çoğu gençti. Pazarlık anı öncesi hareketliliği sarmıştı içeriyi. Herkes kendince bir yöntemle beni yanına çağırıyordu. Garip bir histi. Hem oradaydım, hem de değildim. Diğerlerinden farklı olan biri vardı köşede. Benimle ilgilenmiyordu. Ötekilerden daha yaşlıydı. Kırklarında olmalıydı. Bana şöyle bir bakıp dışarıyı izlemeye devam etti. Benim gibi parlak yeni yetmelerin onunla ilgilenmeyeceği yönünde bir kanısı olabilirdi. Yüzü bana çok güzel geldi. Sanki tanıdığım biriydi. Yorgun ve güçlü bir ifadesi vardı. Suratını kaplayan boyaların altında zamanın yaptığı gerçek makyajı görebilirdiniz. Böyle bir kadınla bir sigara paylaşmayı, öylesine bir iki laf etmeyi isteyebilirdim. Ona doğru yürüdüm.&lt;br /&gt;Benim gibi genç birinin onu seçeceğini beklemediği belliydi. Yine de, en ufak bir gülümseme belirtisi bile oluşmadı suratında. “Şurada iki dakika sigara keyfimiz var, tuttun içine ettin” der gibi bakıyordu bana. Belki de canı bir şeylere sıkılmıştı. Ya da (er)kekleri ağına düşürmek için her zaman kullandığı triplerdi bunlar. Yavaş hareketlerle sigarasından okkalı bir nefes çekti ve kül tablasında söndürdü. Ücretini söyledikten sonra ayağa kalktı ve merdivene doğru yürüdü. Arkasından bakarken, kadının tahmin ettiğimden de yaşlı olduğunu farkettim. Yürüyüşünde, tavırlarında, bakışında bildik bir şeyler vardı sanki. Arkasından yürümeye başladım. Bir iki adım atmıştım ki “Delikanlı!” diye bir ses duydum. Köşedeki masada oturan yaşlı kadından geliyordu ses. “Peçete parasını vermeden mi gidiyorsun yakışıklı?” diye sordu. Hemen elimi cebime attım. Buralara pek uğramadığımız her halimizden belliydi. Kadın bir ayağını altına almış, çay içiyordu. Parayı bıraktım. Sonra, nedense “Teşekkür ederim”, deyip, yukarıya çıktım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3426980364472260809?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3426980364472260809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3426980364472260809' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3426980364472260809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3426980364472260809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-13.html' title='Tamambocegi - 13'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Skhyu_pxHaI/AAAAAAAAAMQ/J5AlT-XGjpw/s72-c/smally5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-3174889094318544003</id><published>2009-06-20T00:18:00.002+03:00</published><updated>2009-06-30T12:10:31.106+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 12</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWfiXnUiI/AAAAAAAAAMg/teYKn45n1Lk/s1600-h/smally2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353045469396685346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWfiXnUiI/AAAAAAAAAMg/teYKn45n1Lk/s200/smally2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="IT"&gt;Hava kararmıştı artık. Mideme bir şeyler gitmeliydi. Öğlen de doğru düzgün bir şey yememiştim zaten. Dürüm dönerin yarısını bile yemeden Chun Li’nin peşine takılmıştım. Vay be! Acaba neredeydi o an? Açlık ve sarhoşluktan başım dönüyordu. Biraz yürüdükten sonra bir simit aldım kendime. Yanına da bir sigara yaktım. Şaşırmayın. Simit ile sigara harbiden harika gider. Bir ısırık alıp ağzınızda biraz yumuşatın, sonra içinize sıkı bir nefes çekin. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Olay bitmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Simitimin de bitişiyle gerçek bir yalnızlık duygusu kapladı içimi. Etrafımdaki her şeyden farklı bir şey vardı bende o an. İnsanlar, dükkânlar, sokaklar hatta yıldızlardan bile. Hepsi bir başka şeyle ilgiliydi. En azından birilerine göre öyleydi. Bense sadece yürüyordum. Nereye gittiğini bilmeden. Tünele varmıştım. Sigara bile istemiyordu canım. Yine de yanlış anlaşılmasın. Yaşamanın bir anlamı kalmadığını falan düşünmüyordum. Yaşamın bir anlamı yoktur zaten. İnsanlar yüklerler onun sırtına tonlarca anlamı. O da insanların canına okur fırsat buldukça. Ölmekle falan da işim olmazdı açıkçası. Küçük dertlerim vardı benim. Ne bileyim, biraz uyku ya da bir iki laf edebilecek biriydi tüm ihtiyacım olan.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Tünel boşalmıştı. Akşamüstleri burayı alıp götüren hay huydan eser yoktu. Üç beş gün sonra bir köşeye fırlatıp atacakları gitarlarını alabilmek için müzik aleti satan dükkânlar arasında fıldır fıldır dolaşan küçük burjuva veletleri etrafta yoktu çünkü. Tramvay da çalışmıyordu. Biri dışında tüm dükkânların kepenkleri inmişti. O dükkâna doğru ilerledim. Vitrini renk renk gitarlar süslüyordu. Elektrolar, akustikler, klasikler, baslar… Bir zamanlar iyi bir gitarist olmayı ben de istemiştim. Orta okulda aldığım bir gitarım vardı. Fazla ilgilenememiştim onunla. Anlayacağınız biraz önce bahsettiğim çocuklardan biriydim ben de. Yine de bir iki şey tıngırdatabiliyordum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Mavi beyaz karışımı bir gitar vardı vitrinde. Gözüm ona takılmıştı. Çok güzel bir şeydi. Parlak yüzeyi bulutlu bir gündeki gökyüzünü andırıyordu. Kapının hemen yanında duruyordu. Bir anda, dükkânın içine girip, gitarı kaptığım gibi kaçma isteği sardı içimi. Sarhoştum ve mantıklı düşünemiyordum. Biraz heyecana ihtiyacım vardı. Kaybedebileceğim hiçbir şey yok gibi geldi o an. Tezgâhın oldukça ileride olması cesaretimi artırmıştı. Dükkânın içine dalıverdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Gitarı elime aldığım anda hemen yanıbaşımda birinin olduğunu farkettim. Dışarıdan bakarken orada birinin olduğunu görmemiştim. Orta yaşlı ve kel biriydi. Adam, “Buyrun!” deyiverince ne yapacağımı şaşırdım. Donup kalmıştım. Allahtan daha yapmış olduğum hiçbir şey yoktu. Kapıya doğru bir adım atmış değildim. Adamın benim niyetimi anlamış olması imkânsızdı. Birinin böyle bir manyaklığa, hatta aptallığa kalkışabileceği kimin aklına gelebilirdi ki? Ancak büyük bir suçluluk duygusu içine girmiştim bir kere. Durumu toparlayamadım. O şokla, “Bu gitarı almak istiyorum”, deyiverdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Az kalsın maaşımın dörtte birini bırakmış olarak ayrılıyordum dükkândan. Adam önerdiğim yüzde yirmilik indirimi de &lt;/span&gt;&lt;?xml:namespace prefix = st1 /&gt;&lt;st1:city&gt;&lt;st1:place&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;kabul&lt;/span&gt;&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:city&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; ediverince gitarı satın almaktan başka çarem kalmamıştı. Hard-case fiyatıyla ilgili bir anlaşmazlık çıkarıp dükkândan çıkmayı başaramasaydım o saatte elimde bir gitarla sokakta kalıverecektim. Makul bir adamdı. Taksit yapmayı bile önermişti. Bir sigara yaktım. Yüksek Kaldırım’dan aşağı doğru inmeye başladım. Hâlâ kalbim zonkluyordu. Ne salak bir heriftim ben. Kendime gülüyordum. Kuşkusuz, en hayırlısı olmuştu. O herif orada olmasaydı, büyük olasılıkla başıma gelmedik kalmayacaktı. Kesin yakalarlardı beni. Yüz kızartıcı suçtan aynen içeriye. Salak olduğum kadar şanslıydım da.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Mevlevihane’nin önünden geçerken durdum. Biraz soluklanıp, kendimi toparlamamda yarar vardı. Mevlevihane kapanalı saatler olmuştu. Öğrenciyken kitap okumaya gelirdim buraya. İçerlerde, müze girişinin hemen sağında bir kuyu vardı. Kitap okumaya geldiğim zamanlarda &lt;/span&gt;&lt;st1:city&gt;&lt;st1:place&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;eğer&lt;/span&gt;&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:city&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; etraf sakinse kapağını açar, sudaki aksime bakardım bu kuyuda. Kendimi o kuyuya atmak istedim o an. Giriştiğim saçmalıktan dolayı kendime kızmıştım. Orada&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;öylece durdum. Demirlerin arasından zar zor gözüken yüzlerce yıllık mezarlara baktım uzun uzun. Dalmıştım. Yorulduğumu farkettim. Aklımdaki her şey yavaş yavaş uçup gitti. Biraz sonra kendime neden kızdığımı bile hatırlayamaz hale gelmiştim. Gitarlar, Chun Li’ler, orta yaşlı keller ve Komisyon Ajanları&lt;span style="font-size:+0;"&gt; &lt;/span&gt;kısa bir süre için rahat bırakmışlardı beni. Hüzünlü bir huzur vardı Mevlevihane’nin karanlık bahçesinde. Yaşamın bir amacı varsa o da ölümdür diye düşünüyordum. Ama ben yaşamıyordum ki o an. Belki de bu yüzden, ölüm salakça ve benimle ilgisiz bir şey gibi gözüktü gözüme. Aralarında ağaç gölgelerinin dansettiği mezar taşlarına bakarken, ölümden korktuğum anları hatırlamaya çalıştım. O zamanlar beni neyin korkuttuğunu bir türlü anlayamıyordum. Sonra Galata Kulesi’ne doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladım. Meydana doğru kıvrıla kıvrıla inen sokakta karşılaştığım yüzler, en az benimki kadar tedirgindi. Biraz sonra yedi yüz yıllık ihtiyar kulenin altındaydım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Aslında Karaköy’e inip, Galata Köprüsü’nün üzerinde Haliç’e karşı bir gezinti yapmayı geçiryordum aklımdan. Ama bir anda aklıma genelevin olduğu sokağa girmek geldi. Daha önce birkaç kez gitmiştim oraya. Yine de, sokağın yerini tam olarak kestiremiyordum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Garip bir yerdi orası. Ne zaman gitsem keskin bir gerçeklik duygusu sarardı içimi. Sanki yaşadığım herşey köpükten bir balonmuş da, o sokak ve sakinleri gerçeğin ta kendisiymiş gibi. Yanlış anlaşılmasın. Hayatımda para karşılığında hiç kimseyle beraber olmadım. O kapıların birinden içeri girebilecek cesareti kolay kolay toplayabilecek biri değilim. Gittiğim zamanlarda, dayanabildiğim kadar gerçekliğin yakıcı kokusunu içime çekmeye çalışırdım. Ahı gitmiş vahı kalmış kadınların camekanların arkasında yere çömelip, gelip geçenlere el edişini, pezevenklerin sakin sakin burunlarını karıştırışlarını izlerdim. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="MARGIN-TOP: 6pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Uzun zaman olmuştu. En az üç yıldır uğramıyordum oraya. Gidip ne var ne yok bir bakmak lazımdı. Bizlere, utanıp sıkılmadan iyilik, güzellik ve doğruluk öğütleyen uygarlığın gerçek yüzünü bir kez daha görmekte yarar vardı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-3174889094318544003?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/3174889094318544003/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=3174889094318544003' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3174889094318544003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/3174889094318544003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-12.html' title='Tamamböceği - 12'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWfiXnUiI/AAAAAAAAAMg/teYKn45n1Lk/s72-c/smally2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1006867025417617847</id><published>2009-06-19T12:44:00.003+03:00</published><updated>2009-06-30T12:11:12.671+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 11</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWqEbNaHI/AAAAAAAAAMo/4wKXfiJr1Yg/s1600-h/smally10.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353045650337261682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWqEbNaHI/AAAAAAAAAMo/4wKXfiJr1Yg/s200/smally10.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İkişer üçer çıkmıştım merdivenleri. Yukarıda beni büyük bir çöküntünün beklediğinden habersizdim. Ne ilanı aşk edeceğim kızı ne de yanındakileri görebiliyordu gözlerim. Biraz önce oturdukları masada iki herif oturuyordu şimdi. Ortadan kaybolmuşlardı. Benim kalktığım masa da kapılmıştı. Barın olduğu tarafa baktım. Yoklardı. Yeni çıkmış olmalılardı. Hemen kapıya doğru yürüdüm. İnsanların bar çıkışlarında yaşadıkları o kararsızlık anlarından biri işime yarayabilirdi. Ama ne yazık ki orada da yoklardı. İstiklal caddesinin olduğu tarafa doğru uzun uzun baktım. Çökmüştüm. Herif çıkmak bilmemişti tuvaletten. Bir sigara yaktım ve bezgin adımlarla bir iki adım ilerideki Nevizade Sokak’a doğru yürüdüm.&lt;br /&gt;İnanılmaz bir kalabalık vardı orada. Her yer tıklım tıklımdı. Meyhaneler dışarıya atabilecekleri bütün masaları atmışlar, iş bilir garsonlar aralara adam sıkıştırmaya çalışıyordu. Koca sokakta insanların geçebilmesi için daracık bir koridor kalmıştı. Birkaç haftadır böyleydi burası. Yürümek neredeyse imkânsızdı. Yine de, kimse kalabalıktan rahatsız olmuşa benzemiyordu. Böyle güzel bir havada, açık havada demlenmekten daha keyifli ne olabilirdi ki? Havanın kararmasına bir saatten az bir süre kalmıştı ve sokağın iki ucundan içeriye insan akını durmaksızın sürüyordu.&lt;br /&gt;Baştan sona iki kere dolaştım Nevizade’yi. Bütün masalara tek tek bakıyor, sanki bir halt edebilecekmişim gibi kızı arıyordum. Hiçbir yerde yoktu. Oyun bitmişti. Bu arada, oraya buraya aval aval bakınırken sigaramla bir kadının kolunu yaktım. Kadıncağız insanın moralini bozan bir çığlık atmıştı. Sıkı bir azar işitmeyi haketmiştim. Neyse ki, kalabalık insanı bunaltmaktan başka işlere de yarayabiliyormuş. İnsan akıntısına kapılıp başka yönlere doğru sürüklendik. Özür bile dileyememiştim. Hâlâ biraz ateş kalmıştı sigaramın ucunda. Bir iki nefes çekince kendine geldi.&lt;br /&gt;Sürüne sürüne yürümeyi sürdürdüm. Akdeniz ve Gizli Bahçe’nin önünden tekrar geçtim. Birkaç adım sonra Nevizade gezintisine başladığım noktaya geri dönmüş olacaktım. O an, gidebileceğim hiçbir yer olmadığı gerçeği suratıma bir şamar gibi çarptı. Yamulmuştum. Geri döndüm ve Gizli Bahçe’nin olduğu eski binaya giriverdim. Bir bira daha çakmalıydım.&lt;br /&gt;İçeride değişik bir şeyler çalıyordu. Genelde Gizli’de çalan müziklerden farklıydı. Daha yavaş, daha yumuşak. İnsanı daha merdivenlerdeyken etkisi altına alan bir şeyler. Barın kapısından girerken müziğin de etkisiyle kendimi çok önemli biri gibi hissettim. Çok önemli bir görevi üstlenmiş, çok önemli bir kahraman gibi. Havaya girmiştim. Zaten buna ihtiyacım da vardı. Bir küçük şişe bira alıp, etraftaki koltuklardan birinin içine gömüldüm. Karşımda, yan tarafımda ve arkamda birçok kız oturuyordu. Yüzlerini görebiliyor, seslerini duyabiliyordum. Ama o an hiçbiri ilgimi çekmiyordu. Zaten çökebileceğim kadar çökmüştüm. Özgürlüğümüzün ilk saatlerinde deli danalar gibi oraya buraya saldırmanın alemi yoktu. Birazdan müziğin içine ederlerdi nasıl olsa. Ortam bozulmadan kendimi kafamda bir yerlere koysam fena olmayacaktı. Neler oluyordu ve olayların gerçek açıklaması neydi? Hayallerle dansetmenin zamanı gelmişti. Etrafta olup bitenle alakamı kesmiştim.&lt;br /&gt;Son peygamber Semih, güneşli bir mayıs günü kendi içine yürürken... Bu iyiydi işte. Kendimi kafamda olmadık hallere sokuyor, biramı yudumluyor, on dakikada bir sırıta sırıta yeni bir sigara yakıyordum.&lt;br /&gt;Dünyayı kurtarmak için 31. yüzyıla gönderilmek üzere seçilmiş olan bir kahraman olabilirdim pekâlâ. “Kurtarıcılar Komisyonu” uzun araştırmalar sonucunda bu tip bir işin altından sadece Orta Doğu’lu bir gencin kalkabileceği sonucuna ulaşmıştı. Bu kararın alınmasında, bu bölgeden daha önce iki yüz yetmiş bir bin peygamberin çıkmış olmasının da önemli bir etkiye sahip olduğu söyleniyordu. Binlerce aday arasından seçilmiştim ve her hareketim takip ediliyordu. Özenle geçmişimden koparılmıştım ve bu hassas saatlerde kendime bir zarar vermemden korkuluyordu. Kolay değil, yirmi beş yaşında bir adam birkaç saat içinde yaşadığı her şeyi unutacak ve hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam edecek. Yiyecek, içecek, sıçacak ve en önemlisi intihar etmeyecek. Bu yüzden ben farkında olmasam da etrafımda inanılmaz güvenlik önlemleri alınmıştı. Ve tabii ki, Chun Li de bu zorlu göreve beni hazırlamak için seçilen fıstıktı. Birazdan bardan içeri girecek ve beni alıp, “Kurtarıcılar Komisyonu” tarafından ayarlanmış daha sakin bir yere götürecekti. Herhalde önemli şeyleri öyle herkesin ortasında konuşacak değildik. Maçka’da, boğaz manzaralı harika bir evdi bir sonraki durağımız. Saatler geçecek, konular konuları açacak ve ben de giderek işin içine girecektim. Olayın boyutlarını kavradıkça klasik şaşkınlık triplerine girecektim. “Neden ben, nedeeeeen?” diye bağırıp çağıracak, orayı burayı yumruklayacak, bir şeyler kıracaktım. Bu arada sol elimde küçük bir kanama başlayacaktı. Ve tabii ki, Chun Li’nin pansumanıyla başlayan bedensel yakınlaşma işin rengini hafif hafif değiştirmeye başlayacaktı. Dünyanın geleceği üzerine ateşli ateşli konuşurken, bedenlerimizde hissetmeye başladığımız beklenmeyen ateşlenme ortalığı karıştıracaktı. Ve Chun Li, benim gibi çekici (burası hiç de inandırcı değil ya, neyse) bir herifin karşısında nefsine hakim olamayarak, dudağıma kondurduğu bir öpücükle, bütün projeyi rayından çıkaracak olan olaylar zincirini başlatıverecekti. Yazık! Yedi yüz yetmiş yedi milyar (31. yüzyıldaki dünya nüfusu) insanın hayatıyla böyle düşüncesizce oynanmamalı bence. Neyse, muhteşem bir gecenin ardından birbirimize aşık olacaktık. Sabaha karşı ben sigaramı içerek o güzelim saçlarını okşarken, Chun Li’nin içi içini yemeye başlayacaktı. Çünkü benim bilmediğim birçok şeyi biliyor olacaktı. Hayatımdan sonra kalbimi de çalan kadın, beni 31. yüzyıla göndermekle ölüme göndermek arasıda bir fark olmadığını düşündükçe kafayı yemeye başlayacaktı. Ve böylece, burada ayrıntılarına giremeyeceğim muhteşem kaçış planımız ortaya çıkacaktı. Kalbimizde aşk, peşimizde ‘Komisyon Ajanları’ ile tam iki yıl boyunca, hiçbir yerde üç günden fazla kalmadan kaçacaktık. Türkiye’de ayak basmadık yer bırakmayacak, daha sonra bir yolunu bulup denizden Yunanistan’a geçecektik. Ardından da İtalya, İsviçre, Hollanda, Fransa ve İngiltere gelecekti. Daha sonra, beklenebileceği gibi, bir şeyler ters gitmeye başlayacaktı. Peşimizdekilerin kurduğu kapan daralmaya başladıkça Chun Li’nin zırvalama katsayısı da artacaktı. İnsancıl duyguları depreşecek ve yaptığımızın yanlış olduğundan dem vurmaya başlayacaktı. Yok milyarlarca insanın hayatıyla oynuyormuşuz da, benim içip dağıtmaktan başka düşündüğüm bir şey yokmuş da, efendim bir haftadır bir kez bile sevişmemişmişiz de, cart da curt da. Sanki, 31. yüzyıldaki insanlar bizim burada çektiğimiz acıları bir kez olsun düşünüyor. İşimiz gücümüz yok, saçma sapan bir gezegendeki saçma sapan bir yaşam türünün neredeyse bin yıl sonraki meseleleri ile uğraşacaktık. Hayır neden kimse tapirlerin bin yıl sonraki durumunu düşünmez anlamam. Neyse, kavgalarımız giderek sıklaşmaya başlayacaktı. Taraflar her güzel şeyin bir sonu olduğunu daha sık hatırlar olacaklardı. Ve en sonunda, puslu bir sonbahar günü, Londra yakınlarındaki ucuz bir otel odasında canıma tak edecekti. Kapıyı çarptığım gibi çekip gidecektim. Tarihi aşkımızı, tarihin kokuşmuş sayfalarına gömüverecektim. Bir bara girecek ve kendime köpüklü bir Guinness söyleyecektim.&lt;br /&gt;Senaryo sarpa sarmaya başlayınca kestirip attım. Bu arada bira mira içecek halim kalmamıştı. Adamakıllı sarhoş oluyordum. Müzikler cozutmaya başladığı anda Gizli’den fıydım. Bu kadar bilim-kurgu yeterdi. Biraz hava almalıydım. Kendimi hemen Nevizade’deki kalabalığın dışına attım. Biraz sonra İstiklal’deydim. Nedense her zaman gittiğim yöne doğru gitmek gelmedi içimden. Ben de Tünel’e doğru yürümeye başladım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1006867025417617847?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1006867025417617847/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1006867025417617847' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1006867025417617847'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1006867025417617847'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-11.html' title='Tamamböceği - 11'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWqEbNaHI/AAAAAAAAAMo/4wKXfiJr1Yg/s72-c/smally10.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2545031266974726098</id><published>2009-06-18T11:54:00.004+03:00</published><updated>2009-06-18T12:11:23.924+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Damat - 4</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SjoDGhO7GuI/AAAAAAAAALw/E8fUSgcfJdA/s1600-h/kopekler+4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5348590917990947554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 246px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SjoDGhO7GuI/AAAAAAAAALw/E8fUSgcfJdA/s320/kopekler+4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sahilden dönüyorum. Arkadaşlar hâlâ aşağıdalar. Benim gitar dinleyip hüzünlenecek, yıldızlara bakarak hayaller kuracak halim kalmamış. Yazın başındayız. Nasıl olsa bu gecelerden daha çok var önümde. Evime yollanıyorum. Merdivenlerin sonu gelmek bilmiyor. Nefes nefese kalmışım. Ertesi gün uyandığımda kafamın kazan gibi olacağından eminim. Bir sebepten kızgınım kendime. Sol tarafım çalılık. Tek tük ağaçlar var. Bir hırıltı duyuyorum: Derinden geliyor, sanki bir aslan kükrüyor. Korkudan kanım çekiliyor. Taş kesiliyorum. Karşımda dev gibi bir köpek. Gözlerini gözlerime dikmiş. Hareket etsem paramparça edecek beni, belli.&lt;br /&gt;Derin derin hırlayarak yanıma geliyor. Yere yığılmak üzereyim. Artık aramızda bir metre kaldı. Bu anda beni kurtarabilecek hiçbir şey yok. Sağıma soluma bakıyorum. Ne ki, daha da güçlü hırlamaya başlıyor. Gözleri dışında bir yere bakmama izin yok. Geliyor ve kafasını iki bacağımın arasına doğru uzatıyor. Titriyorum. Cinsellik geleceğimi kökten etkileyebilecek bir ısırık darbesi için ağzını hafifçe açması yeterli. Sonu gelmez koklamalar, hırlamalar. Gözleri gözlerimi hiç bırakmıyor…&lt;br /&gt;Bu şekilde on dakika geçiyor…&lt;br /&gt;Sonra kafasını sola çeviriyor. Bir rahatlama. Ne kadar da kasılmışım. Boynum tutulmuş olabilir. Beraber denize ve yıldızlara bakmaya başlıyoruz. Neden sonra başını okşamaya cesaret ediyorum. İzin veriyor.&lt;br /&gt;Yavaşça evime doğru yürümeye başlıyorum. Beni takip ediyor. Eve giriyorum. Kapıda beni bekliyor. Çıkıp ona sosis götürüyorum. Annem duysa çıldırır. Bir haftadır bekliyor dolapta. Hafta sonu babam Foça’dan gelince törenle açılacak bu sosis paketi. Açıp bir tane veriyorum. Bir iki ısırıp bırakıyor. Bir tane daha çıkarıyorum. Yesin, hoşuna gitsin, beni sevsin istiyorum. Şöyle bir koklayıp arkasını dönüyor. Yavaş yavaş sahile geri dönüyor.&lt;br /&gt;Damat’la arkadaşlığımız işte böyle başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2545031266974726098?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2545031266974726098/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2545031266974726098' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2545031266974726098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2545031266974726098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/damat-4.html' title='Damat - 4'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SjoDGhO7GuI/AAAAAAAAALw/E8fUSgcfJdA/s72-c/kopekler+4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2821615756615283014</id><published>2009-06-17T19:14:00.001+03:00</published><updated>2009-06-30T12:11:50.613+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 10</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWz_T2ulI/AAAAAAAAAMw/PixZ4iToqqA/s1600-h/smally9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353045820762929746" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWz_T2ulI/AAAAAAAAAMw/PixZ4iToqqA/s200/smally9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="FR"&gt;Zaten öğlenden beri kalbime saplanan bir şeyler vardı. Orta okuldan beri aşık olduğum zamanlarda hep böyle olurum. Hüzünlü mü, sevinçli mi olduğumu anlayamam. Garip olan, kafamın içinde tek bir kadının olmamasıydı. O kadar çok kadınsı imgenin etkisi altındaydım ki patlayabilirdim o an. Sema’yı kaybetmiş olmam, Chun Li’nin insanı eriten bakışları, karşımda oturan kadının tavırları, her şey ama her şey beni bir şeyler yapmaya itiyordu. Bir anda deli gibi bir istek kapladı içimi. Ne olursa olsun bu kıza bir şeyler söylemeliydim. Öyle ya da böyle bunu yapmalıydım.&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;Biraz sonra kız ayağa kalktı. Alt kattaki tuvalete doğru yürümeye başlamıştı. Köşedeki döner merdivenlerden iniliyordu oraya. Dizlerinin hizasında siyah bir etek vardı üzerinde. Bacakları düzgün, beli inceydi. Boyu bir yetmiş civarlarındaydı. Bazı kızlar ayağa kalktıkları anda insanın bütün hayallerini yıkıverirler. Bu kız kesinlikle öyle değildi. Tam bana göreydi. Merdivenin köşesinde benim olduğum masaya doğru belli belirsiz bir bakış fırlattı ve aşağı inmeye başladı. Kopmuştum. Bir iki saniye içinde gözden kaybolmuştu. Ok yaydan çıkıyordu. Zaman gelmişti. Aşırı heyecanlanmıştım. Bir şeyler yapacaksam yapmalı ya da çekip gitmeliydim o bardan. “Semih misin, Erkin misin ne haltsan oğlum” dedim kendime, “sabahtan beri başına gelmedik kalmadı, eğer böyle bir haldeyken bile bir halt yiyemezsen senden ne köy olur ne kasaba!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;Ayağa kalktım. Zaman ayarını iyi yapmam gerekiyordu. Tam merdivenlerde yakalamalıydım onu. Üç, iki, bir ve tamam. Zaten bitmek üzere olan biramı kafama diktim. Kalbim duracak gibiydi. Tuvalete doğru yürümeye başladım. Birçok bakış yakaladı gözlerimi. Ama beni durduramayacaklardı. Hedefe doğru ilerlemeyi sürdürdüm. Veeeeee, harika! Mükemmel zamanlama! Tam merdivenin köşesine geldiğimde tuvaletten yeni çıkmıştı. Ben inerken o çıkmaya başladı. Tüm kalbimle ona bakıyordum. Kafasını kaldırdığında göz göze geldik. Erimiştim. Tam önünde durdum. Bir iki basamak daha çıktı ve o da durdu. Yol vermemi bekler gibi baktı bana. Geçit yoktu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="FR"&gt;“Bir şey söyleyebilir miyim sana?” dedim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Gülümsedi ve “tabii” dedi. Durdum ve bir nefes verdim. Kısa bir süre için gözlerim gözlerinden ayrıldı, başım önüme eğilmişti. Sonra gözlerini tekrar yakaladım. Başımı kaldırmamıştım ama. Yavaşça, “Ellerin çok güzel. Gözlerimi alamıyorum onlardan”, dedim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="DE"&gt;Önce şaşırdı, sonra bakışlarına bir gülümseme yayıldı. &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;“Sağol” dedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Her şey harika gidiyordu. Ancak planım ne yazık ki buraya kadardı. Bir iki saniye öylece durdum. Bir şeyler yapmalıydım. Ama pilim bitmişti. Önünden çekilmek zorundaydım artık. Ve öyle yaptım. Adımı bile söyleyememiştim. Yavaş yavaş yanımdan çıktı ve masasına doğru gitti. Derin bir nefes aldım. Kokusunu içime çekmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Fakir ama gururlu adımlarla tuvalete doğru indim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Pek de bir halt edemediğimi anlamam fazla vaktimi almadı. Varılan nokta neydi ki? Adını sorup, telefon numarasını mı almıştım? Bir bira ısmarlamayı teklif edebilmiş miydim?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoBodyText" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Pisuarlar boş olmasına rağmen kabinin önünde sıra bekledim. Hemen yukarı çıkmaya gerek yoktu. Acaba kız etkilenmiş miydi? Hoş ne kadar etkilenmiş olabilirdi ki? “Ellerin çok güzel”miş. Sanki Emel Sayın’a kur yapıyordum. Yine de, paniğe gerek yoktu. Hem ne kadar da içten gülümsemişti. Tanrım birazdan yukarı çıkacaktım. İnanamıyordum. Bu arada tuvaletteki herif bir türlü çıkmıyordu. İçeri girdiğimde temiz beş on dakika beklemiştim. Kalbim hâlâ gümbür gümbür atıyordu. Bu kızla tanışabileceğime ciddi ciddi inanmaya başlamıştım. O an karar verdim. İşi buraya kadar getirdikten sonra içine etmenin bir alemi yoktu. Kızın ismini öğrenmeden bardan dışarı çıkmayacaktım. Kaybedecek neyim vardı ki? Zincirlerim mi? Elimi yıkayıp, saçlarımı kontrol ettikten sonra tuvaletten çıktım. Vakit tamamdı. Ne olacaksa olacaktı artık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2821615756615283014?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2821615756615283014/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2821615756615283014' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2821615756615283014'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2821615756615283014'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-10.html' title='Tamamböceği - 10'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknWz_T2ulI/AAAAAAAAAMw/PixZ4iToqqA/s72-c/smally9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-1325424237614966623</id><published>2009-06-15T12:08:00.003+03:00</published><updated>2009-06-30T12:12:23.976+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 9</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknW8axP8TI/AAAAAAAAAM4/Ugb7YF-tbq8/s1600-h/smally8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353045965572927794" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 181px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknW8axP8TI/AAAAAAAAAM4/Ugb7YF-tbq8/s200/smally8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Açık Sahne Pendor’a göre daha kalabalıktı. Yine de fazla dolu sayılmazdı içerisi. Bara oturup bir tekila söyledim kendime. Akşam yaklaştıkça barlar doluyordu. Bu iyiydi işte. Uzun süre baktım tekilama. Kısa aralıklarla yaladığım işaret parmağımı bardağın kenarındaki tuzun üzerinde gezdirdim. Kimseyi tanımıyordum. Selam verip, iki laf edebilecek birileri olsaydı fena olmazdı aslında. Beni tanıyan birileri var mıydı acaba? İnanılmaz bir duyguydu. Bildiğim kadarıyla, taksideyken göz göze geldiğim şarapçı dışında kimse tanımıyordu beni bu dünyada. Hiç kimse. Bildiğim kadarıyla diyorum, çünkü benim bilmediğim ama beni tanıyan birileri olabilirdi pekâlâ. Nereden bilebilirdim ki alakasız birinin hayatına devam etmediğimi? Sıkılmıştım. Gözümde büyüyen tekilayı vurdum ve çıktım. Şu Çınaraltı’na bir bakmakta yarar vardı.&lt;br /&gt;Burnumu sinsi sinsi gıdıklayan köfte kokuları arasında Çınaraltı’na doğru yürüdüm. Uzaktan barın kapısında kimlik soran çam yarmalarını görebiliyordum. Ne olurdu ama? Tam içeri girecekken body-guardlardan biri yakama yapışıp, “Sana bir daha buraya gelme demedik mi lan Erkin?”, dedikten sonra burnumun ortasına kafayı koyuverseydi, iki kişi beni içeride boş bir odaya götürüp temiz bir dayak çektikten sonra, ağzım yüzüm kan içinde “abi vallahi ben Erkin değilim” diye laf anlatmaya çalışırken, onlar sırıta sırıta cebimdeki paranın tamamını Erkin’in Çınaraltı’na taktığı biralara mahsuben alıverselerdi. Böyle şeyler harbiden olabilirdi. En azından ismimizi öğrenmiş oluruz diye telkin etmeye çalıştım kendimi. “Erkin!”, dedim birkaç kere yüksek sesle. Fena değil. En azından Ersin’den iyidir.&lt;br /&gt;Yalnızlık baymaya başlamıştı. Giderek paranoyaklaşıyordum. Bir geçmişim olmadığını nereden çıkarmıştım ki? Tabii ki de bir geçmişim vardı. Sorun benim onu bilmememdi. Keyfimin içine etmekte fazla zorlanmayan biri olduğumu söylemiştim. Çınaraltı’nın kapısından girerken aklıma daha da kötü şeyler gelmeye başlamıştı: İçerde oturup sakin sakin biramı yudumlarken bir anda etrafım boşalıyormuş. Etraftaki insanlar, özellikle garsonlar beni göstererek bir şeyler konuşuyorlarmış. Sonra birkaç polis giriyormuş içeri. Bardaki herifler beni gösteriyormuş ve bir anda yerlere düşen sandalyeler ve bağrışan kızlar arasında polisler üzerime atlıyormuş. Yanağımı yere bastırıp arkadan ellerimi kelepçeliyorlarmış. Sürükleye sürükleye beni bardan çıkarıp, bir polis arabasına sokuyorlarmış. Bir adam öldürmüşmüşüm, hapse tıkılıyormuşum, bütün bu yaşadıklarım katil olduğumu kabullenemediğim için kendimi inandırmaya çalıştığım saçmalıklarmış, geçmişimden bu yüzden kaçıyormuşum, poliste ağzımın ortasına iki tane sıkı tokat yiyince ağlamaya başlayıp bülbül gibi ötmeye başlıyormuşum, falan filan. Alkolün ve yalnızlığın etksiyle kafam gereksiz şeylere çalışmaya başlamıştı. Bardan bir bira alıp, Çınaraltı’nı Çınaraltı yapan, ortasında bir çınar bulunan açık mekana çıktım.&lt;br /&gt;Ortalıkta polis molis yoktu. Kimsenin benimle ilgilendiği falan da yoktu tabii ki. Müzik iyiydi ve neredeyse tüm masalar doluydu. Gözüme güzel şeyler çarptı. Stratejik bir yer buldum kendime. Bunu bilinçli olarak yapmam genelde. Ayaklarım kendi yollarını bulurlar. Biramdan bir yudum alıp, bir de sigara yaktım. Bir anda içim açılıvermişti.&lt;br /&gt;Etrafta çok güzel kızlar vardı. Barı bir cennete çevirdiklerinin farkında olmadan konuşuyorlar, dinliyorlar, sessizce düşüncelere dalıyorlar, biralarını yudumlayıp kahkahalar atıyorlardı. Her zaman olduğu gibi bir tanesi diğerlerinden daha fazla dikkatimi çekmişti. Sağ çaprazımdaki masada iki kızla birlikte oturuyordu. Siyah saçları vardı. Bir öğrenciye göre fazlasıyla bakımlı denebilecek bir kızdı. Güven dolu ve kadınsı bir ifadesi vardı. Yanındaki kızlara, kendisiyle ilgili olduğunu düşündüğüm keyifli bir şeyler anlatıyordu. Özgüveni yüksek biri olduğu her halinden belliydi. Elleri ve ayakları dikkatimi çekmişti. Siyah oje, bembeyaz teninin üzerinde harika durmuştu. Gözlerimi alamıyordum. Bakışlarımı farketmesi fazla zaman almadı. İşin güzel tarafı bundan hiç de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Müzik harikaydı ve on onbeş dakika içinde birkaç kez göz göze gelmiştik. Hiçbir şey soğuk bir biranın yanında bir kadının kaçamak bakışlarından daha iyi gidemez. Hele doğru müziklerin doğru adamlarla buluştuğu barlardan birindeyseniz. Delirmiştim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-1325424237614966623?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/1325424237614966623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=1325424237614966623' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1325424237614966623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/1325424237614966623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-9.html' title='Tamamböceği - 9'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SknW8axP8TI/AAAAAAAAAM4/Ugb7YF-tbq8/s72-c/smally8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7879725130320543367</id><published>2009-06-12T16:33:00.003+03:00</published><updated>2009-06-12T16:35:57.269+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Damat - 3</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SjJZi5lG8pI/AAAAAAAAALo/VnZ7gMWU9B8/s1600-h/kopekler+3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346434163749089938" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 163px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SjJZi5lG8pI/AAAAAAAAALo/VnZ7gMWU9B8/s200/kopekler+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Basket maçından dönüyoruz. Yenmiş ya da yenilmişiz. Keyifliyim. Damat Bey’in o mağrur yürüyüşüyle yanıma doğru geldiğini görüyorum. Havuzu çevreleyen kaynanadili ağaçlarından birinin yanında duruyoruz. Maçtan bahsediyor, şakalaşarak sohbet ediyoruz. Damat’ın başını okşamaya başlıyorum. Arkadaşım bana laf yetiştirmeye çalışırken (ki zordur) elindeki basket topunu sektiriyor. Beton zemine çarpan topun sesi bloklar arasında yankılanıyor. Damat artık bacaklarımın arasında. Konuşmaya dalmış, hayvanı unutmuş durumdayım. Sesten rahatsız olmuş da olabilir. Bir ara iyice dalıyor, yapılmayacak bir şey yapıyorum: Hayvanın sırtına oturuveriyorum. Kaşla göz arasında, Damat altımdan kurtulup, kolumu dişleri arasına alıveriyor. Isırmıyor bile, beni ısırır mı hiç o? Kısacık bir hırıltı, minik bir uyarı, hepsi bu. Saniyesinde bacağımın kenarına kıvrılıveriyor. Bir sorun yok. Sohbete, kahkahalara devam edilebilir. Kusura bakma Damat’çığım, sırtını acıttıysam özür dilerim, dalmışım.&lt;br /&gt;Fakat o ne? Kolumda belli belirsiz bir iki kızarıklık! Kanıyor mu yoksa? Yok, canım, o kadar da değil! Sızı var mı biraz? Hiç yok! Peki şurası ne o zaman? Sıkıştırmak lazım. Evet, bu kan galiba. Oğlum bu ne? Köpek ısırdı anne. Sen ciddi misin? Damat’ın üstüne oturdum, o da şöyle azıcık ağzına alıp bırakıverdi. Bizim Damat ısırdı yani seni? Evet anne. Evladım, o köpekten herkes korkuyor, sana fazla yanına yaklaşma demedim mi? Ama anne üzerine oturdum. Oğlum, köpeğin üzerine oturulur mu? Oturulmaz anne. Acilen hastaneye gidiyoruz. Aşı olman gerekiyor. Dur, önce Kâmile Hanım’a bir uğrayalım. Onun köpeği var, bilir bu işleri.&lt;br /&gt;Kâmile Hanım: Korkmanıza gerek yok. Ben Damat, Prenses ve Soner’in tüm aşılarını yaptırdım. Sitemizin köpekleri sahipsiz değil. İçiniz rahat olsun. Yine de aşınızı mutlaka yaptırın. Oğlum, bir köpeğin üzerine oturulduğu duyulmuş şey mi?&lt;br /&gt;Doktor: İlk aşı ilk gün, ikincisi üçüncü gün, üçüncüsü ise yedinci gün yapılacak. On beş gün boyunca perhiz yapacaksın. Denize girmek yok. Yumurta yok. Alkol tabii ki yok. Köpeğe dikkat edin, on gün içinde ölürse haberimiz olsun. O zaman dördüncü ve beşinci aşılara da ihtiyaç doğabilir.&lt;br /&gt;Kahvede okey oynayan kadınlar: Köpekler iyice azıttı kardeş. Geçen Barış sitesinden misafirlerim gelecekti. Siteye girememişler ayol. Sitenin köpekleri mi saldırmış? Evet, o büyük olanları var ya o. Girişte yatıyormuş. Görmemişler. Tam kapının orada, sen önlerine dikil, başla havlamaya. Dev gibi köpek! Vallahi, kadınlar korkudan akıllarını oynatıyorlarmış. İnci Hanım’ın torununu ısıran köpek değil mi o? Yazık, iki güne bir kuduz aşısı olmaya Ada’ya taşınıyorlar. Bir köpek sürüsü eksikti şu sitenin. Üç tane bekçisi var, köpeğe ne hacet anlamadım ki? Vallahi ormana çevirdiler yazlık siteyi, artık bakkala gitmeye korkar oldum, bunun çoluğu var çocuğu var, böyle olmaz ki canım! Evet, evet. Memduh Bey bu işi çözsün. Bütün gün müdüriyette oturup, çay içmekle yönetici olunmuyor. Kuyu açılacak 5 lira, saat takılacak 10 lira. Sayın kat malikleri havuzumuzun bakıma ihtiyacı var! Hop daire başına 3 lira. Para istemeye gelince maşallah çene motor! İki tane köpekle başa çıkmaya gelince adam ortada yok. Bak bak onlar değil mi? İşte, ikisi orda, şunun pisliğine bak.&lt;br /&gt;Yönetici Memduh: Sacit’e söyle de köye bıraksın madem şu köpekleri. Kamyonun arkasına atıversin. Mal almaya gitmeyecek mi? Üç yüz kilometre yol, nerden bulacaklar da geri gelecekler?&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7879725130320543367?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7879725130320543367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7879725130320543367' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7879725130320543367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7879725130320543367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/damat-3.html' title='Damat - 3'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SjJZi5lG8pI/AAAAAAAAALo/VnZ7gMWU9B8/s72-c/kopekler+3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6685132152788043181</id><published>2009-06-10T15:12:00.005+03:00</published><updated>2009-06-10T15:31:02.586+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 8</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si-nZmKWDMI/AAAAAAAAALY/8irB9KAHvwc/s1600-h/tamambocegi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345675340894571714" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 195px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si-nZmKWDMI/AAAAAAAAALY/8irB9KAHvwc/s200/tamambocegi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Pendor’un olduğu sokağa girdim. İki sıra halinde, küpeciler, hediyelik eşya satıcıları ve eski kitapçılarla kaplanmıştı sokak. Sinemada tahminimce sıradan bir aksiyon filmi oynuyordu. İlerideki dövmeciye ilişti gözüm. Ne var ki artık gaza gelecek halim kalmamıştı. Kulağım yeterince sızlıyordu zaten. Sinemanın karşısındaki büfeden bir paket sigara aldıktan sonra bardan içeri girip boş bir masaya oturdum. Bir büyük bira söyledim. Fazla kalabalık değildi içerisi. Bardaki birkaç adam ve köşedeki masada muhabbet eden ve pek de hoş olmayan iki kız.&lt;br /&gt;Karmakarışık duygular içindeydim. Göğsümde inanılmaz bir his vardı, mide bulantısı gibi, heyecan gibi, ilk aşk gibi. Sanki her şeye ihanet ediyordum. Kafamın içinde Sema’lar, Chun Li’ler, zenciler, birbirine girmiş öyküler, Prens Tuvalet’ten özlü sözler ve bir sürü ıvır zıvır dansediyordu. Tavandaki tesisat borusunun etrafına sarılmış ve sadece bir kısmı renklendirilmiş alçıdan ejderhaya bakarak biramı yudumlamaya devam ettim.&lt;br /&gt;Düşüncelere dalmıştım. Acaba hiçbir zaman eski hayatıma geri dönemeyecek miydim? Aslında çok da iplediğim yoktu. Hepimizin hayatı aynıydı. İş, güç, ders, sınav, geçim sıkıntısı ve karşı cinsle kurulan ya da kurulamayan münasebetler. Kendi hayatlarının çok önemli olduğunu sanan geri zekâlılar sürüsü. Dünya üzerindeki beş altı milyardan biriydik. O beş altı milyar da üç milyon canlı türünden sadece biri. Gerçekleşme olasılığı neredeyse imkânsız hayaller kurardık. Oysa o imkânsızları gerçekleştirmiş olanları bile kimsenin taktığı yoktu. Para babaları, en genel müdürler, gitar virtüözleri, unutulmaz romancılar, seks ilahları, artist ve manken sürüleri. Hepsinden tonlarca bulabilirsiniz. En iyi ihtimalle İsa ya da Marlon Brando gibi bir şey olabilirsiniz herhalde. Aman ne harika. Hadi o zaman sabahlara kadar çalışalım, doğru bildiğimiz yolda yılmadan ilerleyelim. Boşversene! Belki de bir mesihe ihtiyacı vardı benim gibilerin. Yol göstersin, ilâhi mutluluğa götürsün falan diye değil. Herifin (ya da hatun kişinin ne bileyim işte) peşinden gider, gider, giderdik.&lt;br /&gt;Kurtarıcı mesihi düşünürken aklıma Prens tuvaletteki adam geldi. Bak öyle bir rehberin peşinden gidebilirdim mesela. Cüzdanımdan, tuvaletten çıkarken bana verdiği broşürü çıkarıp inceledim. Bu arada bir sigara daha yakmıştım. Öyleydi, bazı insanlar olmasaydı bazı şeyler hiçbir zaman olmazdı. Milyonlarca insan yaşıyordu bu şehirde. Hangi ayakkabıyı, tişörtü alırsan al birinin üzerinde mutlaka görürdün. Bütün kitaplar okunmuş, bütün şarkılar dinlenmişti. Nereye gitsen, ne yapsan mutlaka birileri bu işi zaten yapmış ya da yapıyor olurdu. Bu yorgun şehrin içinde çıtırdayan milyonlarca hamamböceğiydik ve hiçbir zaman bir ilke imza atamayacaktık. Ardımızda iz bırakmak istiyorsak ayaklarımızı çamura batırmak zorundaydık. Ama yine de birileri çıkıp, gözlerini para bürümüş yüzlerce esnafın arasına, Beşiktaş pasajının tam ortasına, girişinde devridaimli havuz, duvarlarında kendi işkembesinden uydurduğu özlü sözler bulunan, yerleri halı kaplı bir dışkı boşaltım tesisi açabiliyordu. Çıkışta insanlara, “bir milletin uygarlık düzeyinin en iyi göstergesi o milletin kullandığı tuvaletlerdir” tezini savunan, tuvaletinin tarihçesini ve bu hizmetin yeni kuşaklara aktarılmasının zorluğunu anlatan bir broşür dağıtabiliyordu.&lt;br /&gt;Şöyle bir şarkı olsaydı keşke:&lt;br /&gt;Gözlerinin önünden akıp giden senin hayatın / Ve sen hiçbir şey olmamış gibi karanlığa kayıyorsun / Bir yıldız gibi yalnız ve diğerleriyle beraber / Bir yanıp bir sönüyorsun… /&lt;br /&gt;Adımlarının altında ezilen senin gölgen / Ve sen bir şeyler yapmış gibi özlüyorsun geceyi / Bir yangın kadar yorgun ve bir şehir kadar görkemli / Sönmeyi bekliyorsun…&lt;br /&gt;Evet, bazı insanlar olmasaydı bazı şeyler olmazdı. Dünyaya gelmedikleri takdirde gerçekten bir şeyler eksilirdi bu hayatın içinden. Peki ya ben olmayınca ne olmayacaktı? Ne yapmıştım ki o güne kadar? “Vallahi bana geçmişimi geri verin yoksa kaybeden siz olursunuz!” diyebilecek ne yapmış olabilirdim ki zaten? Chun Li, belki de farkında bile olmadan, yumruğuyla ezivermişti beni. Herşeye tamam diyen bu böceği. Tamamböceğini…&lt;br /&gt;Evet, evet doğru yoldaydım. İşimin, okulumun, dostlarımın, geçmişte yaptıklarımın hatta karımın peşine falan düşecek değildim. Güzel ya da çirkin geçmiş dediğin şey insanın sırtına yüklenmiş tonlarca ağırlıktan başka neydi ki? Aptal falan mıydım ben? Salak âşıklar gibi somurtup duruyordum. Böyle bir fırsat kaç kişinin eline geçerdi ki? Önce suratıma yapaylığını giderek kaybedecek olan bir gülümseme oturttum. Sonra biramı fondipledim. Değişik bir şeyler oluyordu o kadar. Belki de etrafımdakilerin başarılı bir oyunundan ibaretti her şey. Harbiden, iyi keklenmiş olabilirdik. O an için, “inşallah öyle değildir” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Önünde sonunda bir şeyler olacaktı, emindim. Elimi çabuk tutmalı, ne yapacaksam yapmalıydım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6685132152788043181?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6685132152788043181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6685132152788043181' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6685132152788043181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6685132152788043181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-8.html' title='Tamamböceği - 8'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si-nZmKWDMI/AAAAAAAAALY/8irB9KAHvwc/s72-c/tamambocegi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7440041111096171071</id><published>2009-06-09T12:17:00.012+03:00</published><updated>2009-06-09T16:32:40.864+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Damat - 2</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si5iAO6rCcI/AAAAAAAAAK4/aEeZz8jN87Y/s1600-h/kopekler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345317563879066050" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 252px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si5iAO6rCcI/AAAAAAAAAK4/aEeZz8jN87Y/s320/kopekler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div align="left"&gt;Soner hayatınızda görebileceğiniz en komik köpek. Sıcakkanlı, köpek düşmanlarının bile içinde sempati uyandırabilecek, saf bir hayvan. Bir sokak köpeğine göre oldukça ufak tefek, hayatın içinde sarhoş bir gemi gibi gezinen siyah bir pire torbası. Havladığını gören, duyan yok. Sakar mı sakar. Rin Tin Tin ete kemiğe bürünmüş;  yetmişli yıllarda kurulmuş, (sonraki on yıllarda nüfusu giderek yaşlanmış, kahvesini bütün günlerini okey oynayarak geçiren onlarca masa dolusu emekli memurun tıka basa doldurduğu; ilginç bir şekilde sineması, spor sahası, deniz kıyısında bir iskelesi, küçük bir pastanesi, deniz suyuyla ancak iki günde doldurulabilen ve bir devri daim sistemi olmadığı için açıldıktan en fazla iki saat sonra yüzlerce çocuğun katkılarıyla yemyeşil bir kanalizasyon göletine dönüşen bir yüzme havuzu bulunan, evleri otuz metrekareyi aşmayan, beş yüz daireli) yazlık bir sitede, Soner diye görünmüş. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Bir sahne: Sitenin banklarında oturuyor, bir yandan da ay çekirdeği yiyorsunuz. Önünüzden seri adımlarla Soner geçiyor; önemli bir işi var. Mesela Prenses’i bulacak. “Soner, oğlum!” diye takılıyorsunuz. Size dönüyor. Ama hızla yürümeye de devam ediyor. Üç saniye geçmeden, size bakarken bir elektrik direğine tosluyor. Ne olduğunu anlayabilmiş değil. Sizi unuttu bile. Şaşkın bir yüzle etrafına bakınıyor. Kalkıyor, ilk gittiğinden başka bir yöne doğru kararlı adımlarla yürümeye başlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Böyle bir köpek gerçek olabilir mi? Olur. Adı Soner’se olur. İskeleden denize düşebilir, sarhoş olabilir, karpuz kamyonunun damperinde uyuyakalabilir, bir kediye âşık olabilir; işin içinde Soner varsa her şey olabilir. Damat kovalamadıkça, Prenses’in yanından ayrılmaz. Soner, Damat’tan çok korkar. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Prensese gelince: Efendim, o ne asalettir öyle. Anne tarafından soyu saraya kadar gider. Babası ise doğma büyüme Ada’lıdır. Kuyruğu bir aşk bayrağı gibi dalgalanır. Kalçaları büyücek, bacakları ise bir finonunkiler kadar kısadır. Damat’ın koruması altında olduğundan mıdır nedir, afrası tafrası yerindedir. Yine de sevecen, sokulgan bir köpek olmadığı ileri sürülemez. Bu yüzden bekçilerin gözdesidir. Soner’i bir anne şefkatiyle kollar. Soner ise, bize göre Prenses’e abayı yakmış durumdadır ya, Damat’tan korkumuzdan, bu fikrimizi yüksek sesle dillendirmek istemeyiz. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Devam edecek...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7440041111096171071?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7440041111096171071/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7440041111096171071' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7440041111096171071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7440041111096171071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/damat-2.html' title='Damat - 2'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si5iAO6rCcI/AAAAAAAAAK4/aEeZz8jN87Y/s72-c/kopekler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7854979517768460215</id><published>2009-06-08T14:54:00.003+03:00</published><updated>2009-06-10T15:32:06.806+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 7</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si-nuN08KLI/AAAAAAAAALg/j-dQ13YJpd8/s1600-h/tamambocegi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345675695139596466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 195px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si-nuN08KLI/AAAAAAAAALg/j-dQ13YJpd8/s200/tamambocegi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Martı çığlıklarının altından Beyoğlu’na süzüldüm. Ortalıkta bin bir çeşit insan vardı. Havuzun içinde oynayan sokak çocukları, bir yandan çekirdek çitleyen bir yandan sohbet eden başörtülü kadınlar, ayakkabılarını yastık yapıp çimlerde uyuyakalmış bir işçi, öpüşen çiftler, ileride mevzilenen polis birlikleri, şiir tacirleri, ders çalışan tartıcılar, kavga eden boyacılar, Japon turistler, kesik avcıları ve ortalıkta vızır vızır dolanan mendilci çocuklar. Etrafıma bakarak sakin sakin ilerliyordum. Yüzlerce kez gelmiştim buraya. Sabahlara kadar içmiş, kavga etmiş, aşık olmuş, yerlerde sürünmüş, sevgilimle yol ortasında dansetmiş, midyeci tezgâhı kapatmış, yerlere kusmuş, hüngür hüngür ağlamıştım bu caddede. Şehrin kalbiydi burası. Galata köprüsüne yetişememiştik biz. Haliç kıyısında mehtaba karşı sallana sallana demlenmenin ne demek olduğunu bilmiyorduk. Taksim çocuğuyduk! Taksim çocuğuyduk derken yanlış anlaşılmasın. Hiçbir esnafla doğru dürüst kanka muhabbeti kuramadan, beladan ve tantanadan hızlı adımlarla uzaklaşıp, soğuk bira ve güzel bir bakışın peşinde bardan bara tırsa tırsa dolaşarak, yanında kız yoksa body-guardlar tarafından defalarca kepaze edilerek ne kadar Taksim çocuğu olunabilirse o kadar Taksim çocuğuyduk biz. Taksim sinekleriydik demek belki de daha doğru olur.&lt;br /&gt;İnci Pastanesi’nin önündeydim. İçeriye doğru yürüyor, artık benim olmayan geçmişimi düşünüyordum. Üniversite yıllarını. O zamanlar daha çok insan vardı. Taksim’e çıkarken birilerini aramak zorunda değildim. Zülfü, Bertuğ, Koray, Akın’lar, sınıftaki elemanlar, Celal, mutlaka birilerini görürdüm nasıl olsa. Haydar, Eski, Madrid, Guitannes, Hassikthir ve diğer barlarda bütün gece mekik dokurdu insanlar. Şarkılar daha kolay gaza getirirdi o zamanlar.&lt;br /&gt;Ve tabii ki Sema vardı. Aşkım, herşeyim ve sonraki yıllarda karım. Üç yıl çıktıktan sonra evlenmiştik. Ne güzel yıllardı. Aynı fakülteden ders almamıza ve yüz aşinalığımız olmasına rağmen, Hassikthir’de tanışmıştık onunla. Deli gibi sarhoştum o gün. Yanında kusmuştum kızcağızın. İğrenç bir duruma düştüğümü düşünürken, bir el saçlarımı okşamaya başlamıştı. Onun elleriydi. İşte kadın! Sonra bir taksi tutup Beşiktaş sahiline gitmiştik. Saat gecenin üçüne geliyordu ve ortalıkta sızmış şarapçılardan başka kimse kalmamıştı. Balıkçı teknelerinden birini zar zor çekip, içine atlamıştık. O ipek gibi sesiyle sabaha kadar şarkılar söylemişti bana. Geçilmez o çamlıbel fidan boylum! Gün doğarken yağmur yağmaya başlamıştı. O haziran sabahında öyle narin, öyle masum bir yağmur yağmıştı ki İstanbul’a, dayanamayıp suya atlamıştım. “Atlama, ben de atlarım yoksa”, demişti. Ve yanımdaydı. Bu şehir bazen acımasızca güzelleşir. Şehri içine çekmekten başka yapacak hiçbir şey yoktur o anlarda. Sabah ezanının okşadığı yağmur damlalarının altında, mazot öbekleri ve pet şişelerin arasında dudaklarımızı birleştirmiş, çıplak ayaklarımızı çırpıyorduk. Meleğim benim. Ama artık o da yoktu. Çünkü artık bir geçmişim yoktu benim. Sesimi bile tanımamıştı. Kim bilir kime sarılıp yatacaktı o gece? Yoksa yastığına sarılıp beni mi düşleyecekti? Hüzünlenmiştim. Bütün barlarını dolaşacaktım Taksim’in. Onu arayacaktım kadehlerdeki dudak izlerinde.&lt;br /&gt;Mendilci çocuklardan biri takılmıştı peşime. Yedi yaşlarında güzel bir kızdı. Kararlı görünüyordu, satacaktı. Birkaç adım direndim. Ama yakamı bırakmadı. Sonunda durmak zorunda olduğumu hissettim. Tam elimi cebime atacaktım ki kızın kafasına okkalı bir tokat indi. Mendillerini yere düşüren çocuk neye uğradığını şaşırmıştı. Tokadı vuran kadın altmış yaşlarında, süslü püslü, iyi giyimli bir kadındı. Lavuk prenses masalındaki cadıya benziyordu. Bir yandan çocuğa bağırıyor bir yandan da onay ve teşekkür bekleyen bir ifadeyle bana bakıyordu. O an hanımefendinin kafasına kıza attığı tokadın aynısından bir tane atmamak için zor tuttum kendimi. Tamam, bu çocuklardan mendil almak onların daha fazla çalıştırılmasına yol açıyor olabilirdi, eyvallah. İyi de, o tokat neyin nesiydi? Artık insanları anlamaya beynim yetmiyordu. Asabım fena bozulmuştu kadına. Yine de hiçbir şey yapmadım. Arkama bakmadan yürüyüp gittim. Kayıtsızlık: Beyoğlu ile uzun süre içli dışlı olan herkesin eninde sonunda yakalanacağı hastalık.&lt;br /&gt;Plan kendini belli etmişti artık, Taksim’den Galatasaray’a doğru her limanda bir bira:&lt;br /&gt;1- Pendor: Gerçek bir büyücü önce ejderha efendisi olmalıdır.&lt;br /&gt;2- Açık Sahne: Hassikthir’in anısına bir tekilalık saygı vuruşu.&lt;br /&gt;3- Çınaraltı: Hiçbir şey bir kadının gülümseyişinden daha güzel olamaz.&lt;br /&gt;4- Gizli Bahçe: Herkesin çöpe atacak biraz parası olmalıdır.&lt;br /&gt;5- Akdeniz: Senegal’li bir şairin de dediği gibi sokaklar taşmayı bekleyen suskun nehir yataklarıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7854979517768460215?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7854979517768460215/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7854979517768460215' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7854979517768460215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7854979517768460215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-7.html' title='Tamamböceği - 7'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si-nuN08KLI/AAAAAAAAALg/j-dQ13YJpd8/s72-c/tamambocegi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6547982515977658278</id><published>2009-06-06T11:39:00.007+03:00</published><updated>2009-06-09T16:31:17.873+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Damat - 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si5j-nqeE-I/AAAAAAAAALI/HqcfZ-65qXw/s1600-h/kopekler+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345319735185511394" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si5j-nqeE-I/AAAAAAAAALI/HqcfZ-65qXw/s320/kopekler+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sahilde oturuyorum. Ay, ben ve Damat varız. Deniz belli belirsiz kıpırdanıyor. Ay neredeyse hilal. Belki iki saattir buradayım. Yıldız da yok pek. Ayın denize düşen yansımasını izliyorum: Aydan bana doğru uzanan beyaz, kenarlarına doğru gittikçe belirsizleşen, kalınca bir çizgi. Üzerinde havai fişekler patlıyor. Binlerceler; sessizce, huzurla bir yanıp bir sönüyorlar. Bakmaya doyamıyorum. Çizginin sağı solu karanlık. Ayla aramızda kendiliğinden kurulan bu ışıktan köprü dışında neredeyse hiçbir şey görünmüyor. &lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Birini özlüyorum. Hem de çok… Sorunum çok tanıdık, yanı başında oturduğum kayalar kadar eski belki: Sevdiğim kadın beni sevmiyor. Ayrıntılara girecek, sizleri de o karanlık suların ümit kırıcı derinliklerine çekip, bir turist rehberi edasıyla etrafı gezdirecek değilim. Kırık dökük bir hâl işte. Saatlerdir orada oturmuş, içiyorum. Bir ara iyice kötü oluyorum. Damat bunu anlıyor. Ayağa kalkıp, yanıma geliyor. Gözlerini gözlerime dikiyor:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;“Haydi, git, yat. Geç oldu.”, diyorlar sanki. Öyle güzel bakıyorlar ki… Sanki zaman yokmuş, hayatımız tüm hüzünleri ve sevinçleriyle birlikte tek bir anmış gibi. Tek bir an! Yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün mutluluklar, acılar, gururlar, felaketler, şaşkınlıklar, ayrılıklar, heyecanlar ve hayal kırıklıklarıyla birlikte, bir minicik an… İşte böyle, Damat, insana, bunun böyle olduğunu anlamış gibi bakar. Dinlemiyorum o gözleri. Burada kalmak, daha çok içmek istiyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;“Ne halin varsa gör,” diyor(lar).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Yavaşça karanlıkta kayboluyor. En son kuyruğunu görüyorum. Hafifçe sallıyor. Bırakıp gidebildiğine göre o kadar da kötü durumda değilim. Damat beni bilir. İçimde belli belirsiz bir umut esintisi. Şiddetli değil. Hayatta kalmaya yetecek kadar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bir sigara yakıyor, ayağa kalkıyorum. Biraz yürümeliyim. İskeleye kadar. Kırk, en çok elli adım. Şarabımı oturduğum yerde unuttum bile. Adımlarım yavaş. Suyu duyabiliyorum. Dalga sesi denemez buna. Kumsaldaki taşların iç çekişi daha çok. Yeni açılmış bir gazozun sesine benziyor belki. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Basit bir şeyi fark ediyorum. Ayla aramızda kurulan ışıktan köprü, o beyaz çizgi de benimle birlikte yürüyor. Şimdi az önce görebildiğim yerler karanlıkta, bambaşka yerler ışıldıyor. Harika bir keşif bu! Gülümsüyorum. Yürümeye, nefes almaya devam. Mutluluk muydu bu yoksa? Minicik bir kırıntısı bile iyi geliyor. Damat az ilerimde olmalı. Ne garip! Onun için şu an aydınlık olan sular, benim için karanlık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Aynı anda her yerde olduğumu, bütün gözlerimi açıp, her yerden aya baktığımı, denizin tamamının, ayla aramızda uzanan o ak köprü gibi, pırıl pırıl parıldadığını düşlüyorum. Cennette gece vakti… Gözlerimi kapıyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Gözlerimi açtığımda Damat yanımda. Prenses ve Soner de gelmişler. Üç köpek, beni evime kadar bırakıyor.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: right"&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Devam edecek...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 6pt 0cm; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6547982515977658278?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6547982515977658278/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6547982515977658278' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6547982515977658278'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6547982515977658278'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/damat-1.html' title='Damat - 1'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/Si5j-nqeE-I/AAAAAAAAALI/HqcfZ-65qXw/s72-c/kopekler+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8774802870535585479</id><published>2009-06-04T12:00:00.000+03:00</published><updated>2009-06-04T12:01:09.392+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 6</title><content type='html'>Berbere girdim. Fazla sıra beklemedim. Türk kahvesi falan söylemediler. Kulağım sızlıyordu. Aklım Chun Li’ye takılmıştı. Ne yapıyordu ki şimdi? Mesai bitiyordu. İşleri tamamlamış mıydı? Acaba işten çıkınca bizim eve mi gidecekti? Eee, herhalde eve gidince benim karım karşılamayacaktı onu. Yerime geçen bir kadın olduğuna göre bir erkekle evli olacaktı. Belki de evli falan değildi. Böyle işler nasıl yapılıyordu ki? Kafası iyi çalışan otuz kırk matematikçiye ihtiyacım vardı. Hayatımı alıp transpoze edeceklerdi. Sıram geldi. Koltuğa oturdum. Saç kesimim hakkında uzun ve ayrıntılı bir açıklama yapmaya halim yoktu. Kısa olsun dedim ve kaderimi berberin ellerine bıraktım.&lt;br /&gt;Yarım kalan bir hikâye vardı mesela. İşyerimdeki bilgisayarımda kayıtlı. Geçmişine hapsolan güzel bir kadın hakkında. Uçuk bir şeydi. Kadın ne yaparsa yapsın şu andan ileri gidemiyordu. Geleceğini kaybetmişti. Sonuçta ilk hikâyemdi ve yazarken biraz zorlanıyordum. Onbeş yirmi sayfa bir şey yazmıştım. Zırvalayıp duruyor ve bir türlü toparlayamıyordum. Değiştirmeyeceğime garanti veremesem de ismini söyleyebilirim: “Olmayan Kadın”. En sonunda, hikâyenin kahramanı olan kız bir şekilde yazarın hayatını ele geçirecek ve onu hikâyenin içine hapsedecekti. Böylece geçmişin hapishanesinden kurtulacak ve özgürlüğüne kavuşacaktı. Nasıl olacaktı bu işler ben de bilmiyordum. Daha oturması gereken pek çok yer vardı. Yine de keyifli bir şey olacaktı. Eğer bitirebilseydim tabii. O gün birkaç şey eklemeyi düşünüyordum mesela. Akşamüstleri, eğer işleri yoluna sokabilirsem işyerinden hemen çıkmam. Bilgisayar başında bir iki saat takılır, bir şeyler yazmaya çalışırım.  Bu garip olaylar olmasa öğleden sonra tüketici profili analizlerini gönderip o gün de bir şeyler yazacaktım. Muhtemelen Chun Li de öyle yapıyordu. Berber aynasının üzerindeki saate baktım. Altıya geliyordu. O gün fazla da işim yoktu. Acaba o an bir şeyler yazmaya başlamış mıydı? Benim hikâyeme mi devam ediyordu?&lt;br /&gt;Traş bitmişti. Berberden saçıma jöle sürmesini istedim. Saçlar dimdik olmalıydı. Kirpiler misali. Herif harbi iyi kesmişti. Aynada kendime uzun uzun baktım. Küpeler de yakışmıştı. Keyfim yerine geldi. Ulan ne kadar güzel kızdı ya. Aşık mı oluyordum ne? Berberden çıktım. Bir şeyler içme zamanı gelmişti. Kazan’ın önünden geçerken acaba bir şeyler atsam mı diye düşündüm. Ama hayır. Zaman Taksim zamanıydı. Bir taksi çevirdim ve “Taksim” dedim.&lt;br /&gt;Trafik açıktı. Pencereden dışarıyı izliyordum. Köşedeki kokoreççinin hizasındayken siyahi ruh kardeşimin yanında takılan şarapçıyla göz göze geldim. Herif arabanın içinde olmama rağmen beni tanımış, gözlerini hedefe kilitlenen iki torpil gibi bana dikmişti. Korkup, kafamı çevirdim. Mesele nasıl bağlanmıştı acaba? Anlaşılan bu uyanığa bir şey olmamıştı. Acaba zenci herifi içeri tıkmışlar mıydı? Araba biraz sonra bizim şirketin önünden geçecekti. Masamın olduğu ikinci kat penceresine baktım. Chun Li yukarıda olmalıydı. Benim odamda, benim masamda ve benim hikâyemin başında. Allahım yarabbim bu ne biçim işti? Kız resmen hayatıma kaldığı yerden devam ediyordu. 25. dakikada  oyuncu değişikliği. Semih oyundan alınıyor ve 17 sırt numarasıyla Chun Li oyunda.&lt;br /&gt;İnönü Stadı’nın önünden geçerken trafik sıkıştı. Bir sigara yaktım. Takside sigara içmeyi severim. Hele müzik ve içki dolu bir gecenin kucağına doğru ilerliyorsan müthiş bir keyiftir takside yakılan bir sigara. Taksici konuşkan bir adamdı. Çenelerimiz açılmıştı. Trafikten, fırlayan taksi plakası fiyatlarından, cep telefonu modellerinden, hijyenik kadın bağlarındaki devrimci yeniliklerden, millî takımdan, öğrenci olaylarından ve tabii ki kadınlardan konuştuk. Öğrenci olayları kısmı dışında iyi muhabbetti. Sanki bütün ülke komünistlerin hayatını cehenneme çevirmek için şerefi üzerine yemin etmişti. Şoför genç biriydi. Yeni evlenmişti. Yaşına göre kafası bayağı kabaklaşmıştı. Kızlardan bahsederken kendinden emin bir ifadeyle sırıtıyor, “boşuna dökmedik bu saçları” diyordu. Paranın üzerini verirken ineceğime üzülmüş olabileceğini bile düşündüm. Kültür merkezinin önünde arabadan indim. Orada herkes buluşacağı kişiyi bekliyordu. Benim randevum ise Taksim’leydi. Ve işte, rayına sokulmuş saçlarım, yeni kıyafetlerim, özenle kurutulmuş boğazım ve nereye gittiğini anlayamadığım geçmişimle Taksim’deydim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8774802870535585479?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8774802870535585479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8774802870535585479' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8774802870535585479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8774802870535585479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-6.html' title='Tamamböceği - 6'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7116136997037083645</id><published>2009-06-03T09:18:00.001+03:00</published><updated>2009-06-03T09:20:32.943+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zardanadam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><title type='text'>Böyle Demişti Rüzgâr</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Katil olduğumu söylediklerinde,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;İnanmamıştım kitaplara,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Yalanlarımı okuduğumda anladım,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak için öldürmem gerektiğini.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Yalancı olduğumu söylediklerinde,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;İnanmamıştım insanlara,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Acıyı içime çektikçe anladım,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Gülmek için ağlatmak gerektiğini.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Hırsız olduğumu söylediklerinde,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;İnanmamıştım şarkılara,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Kendimi dinlediğimde anladım,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Başkalarının açlığıyla doyduğumu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Vampir olduğumu söylediğinde,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;İnanmamıştım kadınıma,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bırakıp gittiği gün anladım,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak için gözyaşlarını içtiğimi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bana sen mutlusun demişti rüzgâr,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Önümü kaplayan sisi aralayamadım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Büyüye kapılma demişti sokaklar,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Doğru seçeneği karalayamadım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7116136997037083645?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7116136997037083645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7116136997037083645' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7116136997037083645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7116136997037083645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/boyle-demisti-ruzgar.html' title='Böyle Demişti Rüzgâr'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-6110521198345096520</id><published>2009-06-02T00:59:00.004+03:00</published><updated>2009-06-02T06:40:03.769+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Bütün Ağustosu Sırtında Taşır Gibi</title><content type='html'>Bu gece,&lt;br /&gt;Sadece bir böcek ötüyor,&lt;br /&gt;Koca ağustosu,&lt;br /&gt;Sırtında taşır gibi.&lt;br /&gt;Ve bir tek kedi tırmalıyor,&lt;br /&gt;Bütün gölgelerini çarşının.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh,&lt;br /&gt;Ben de tek şahidiyim,&lt;br /&gt;Bu senden sonra gelen,&lt;br /&gt;Demirden sensizliğin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerde saf saf uyuyormuşsun gibi.&lt;br /&gt;Bir nefes alsam,&lt;br /&gt;İçime çekiverecekmişim gibi,&lt;br /&gt;Boynunun ılık nemini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gece,&lt;br /&gt;Az ötede,&lt;br /&gt;Sadece bir deniz akıyor.&lt;br /&gt;Biliyorum,&lt;br /&gt;Masmavi olur sabaha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şimdi kapkara akıyor,&lt;br /&gt;Yüzsem de,&lt;br /&gt;Boğulsam da,&lt;br /&gt;Dünyanın bütün fenerlerini,&lt;br /&gt;Üzerine tutsam da…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-6110521198345096520?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/6110521198345096520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=6110521198345096520' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6110521198345096520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/6110521198345096520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/butun-agustosu-srtnda-tasr-gibi.html' title='Bütün Ağustosu Sırtında Taşır Gibi'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7517730428931347891</id><published>2009-06-01T10:04:00.002+03:00</published><updated>2009-06-01T10:26:41.174+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 5</title><content type='html'>Soru şuydu: Eee, nereye gidiyordum? Bir sigara yaktım. İkinci nefesi çektiğim anda cevap gayet net bir şekilde oluşmuştu: Prens Tuvalet! Bulutların üzerinden inmem fazla zamanımı almamıştı. Ne yaparsınız? Fiziksel ihtiyaçlar oldu mu akan sular durur. Motor fena halde bozulmuştu.&lt;br /&gt;Formül sağlamdı: Yağlı dürüm döner, üç dört yudum bira, yüksek dozda heyecan, iki bardak turşu suyu ve üstüne bir sigara. Altıma doldurmak üzereydim. Şirkete tabii ki gidemezdim. Beşiktaş pasajının içindeki Prens Tuvalet’e doğru koşmaya başladım.&lt;br /&gt;Belirli bir süreden sonra koşmak imkânsız hale geldi. Aniden yavaşladım. Suratım kıpkırmızıydı ve terlemeye başlamıştım. Malum bölgedeki kaslarıma hayatımda verdiğim en büyük gücü vermiş, tuvalete ulaşmaya çalışıyordum. Tanrım güç ver bana, sığındım sana! Herkes resmen bana bakıyordu. Düşünsenize bütün gücüyle koşan bir adam, bir anda durup hiçbir şey yokmuşcasına deve kuşu gibi yürümeye başlıyor. Birazdan altıma edecek olmam yetmiyormuş gibi bir de bütün dikkatleri üzerime çekmiştim. Neyse ki tuvaletin kapısına kadar dayanmayı başardım. Hedefe ulaşmama artık birkaç saniye kalmıştı.&lt;br /&gt;Ama hayır! Prens Tuvalet’in prensi, ortadoğunun en garip tuvalet işletmesinin saygıdeğer sahibi karşımdaydı. Gayet sakin bir ses tonuyla benden ayakkabılarımı çıkarmamı istedi. Yalvarır gibi baktım suratına. Bu adam hayatta taviz vermezdi ki. Bütün tuvaleti halı kaplatmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Can havliyle ayakkabılarımın bağlarını çözmeye başladım. Bu arada prens eliyle terliklerin olduğu rafı gösteriyordu bana. İkinci ayakkabıyı da tam çıkarıyordum ki olan oldu. Kafamı terliklere doğru çevirdiğim anda sarayın arka kapısı açıldı. Doldurmaya başlamıştım. Ne yapabilirdim ki? Resmen altıma ediyordum.&lt;br /&gt;Terlikleri ayağıma geçirdiğim gibi en yakın tuvalet kapısını açıp içeri girdim. Pantolonumun hali felaketti. Tuvalet alaturkaydı. Çömelip temizliğe başladım. Bu işi yaparken bir yandan da suratımı izleyebiliyordum. Yaratıcı tuvalet işletmesi sahibi yerden otuz kırk santim yüksekliğe, tam göz hizasına, küçük bir ayna koymuştu. Tam üzerinde de “Kişi kendini bilmeli” yazıyordu. Gerçekten harika bir herifti bu adam. Çok komik görünüyordum.&lt;br /&gt;Çok şükür içimde atlet vardı. İşimi bitirdikten sonra tişötümü çıkarıp garip bir yöntemle belime sardım. Pantolonun ıslaklığını zor da olsa örtmeyi başarmıştım ama kısa sürede ıslaklık tişörte de geçecekti. Elimi çabuk tutup kendime bir şeyler almalıydım. Parayı ödeyip, tuvaletten çıktım. Prens, elime bir de broşür tutuşturmayı ihmal etmedi.&lt;br /&gt;Tiplemem komikti. Belime tişört sarmış, askılı atletle dolaşıyordum. Pasajı gezmeye başladım. Kendime iç çamaşır ve bir pantolon aldım. Bu arada kredi kartı yine geçmemişti. Dükkândan çıkarken jeton düştü. Semih diye biri olmadığına göre ismime kayıtlı kredi kartı da geçmeyecekti tabii ki. Allahtan maaşımı almıştım.&lt;br /&gt;O komik halimle iki tane fıstık gibi liseliden hoş ve uzun metrajlı kesikler aldım. Aynı gazla bir de tişört aldım. Tişörtü aldığım yerin soyunma odasında yeni aldığım her şeyi giydim. Neyse, görünümümüzü toparlamıştık. Aslında hiç de fena değildim. Pasajdan çıkar çıkmaz üzerimden çıkardıklarımı bir çöp kutusunun yanına bıraktım. Yanımda bir şey taşımak istemiyordum.&lt;br /&gt;Bahar acımasızdır ve buz gibi yüzlerce bira içmek için gerçek bir sebeptir. Kopma zamanı yaklaşıyordu. Ama önce saçları rayına sokmak gerekiyordu. Her zaman gittiğim berbere gitmek içimden gelmedi. Seneler önce gidip iyi para bayıldığım bir berber vardı. Sıra beklerken Türk kahvesi içip, içi çöplükle dolu olan kalın Türk dergilerinden okuyabiliyordun. Altıma pislemiş olmanın verdiği eziklikle o an manikür bile yaptırabilirdim. Berbere doğru giderken soldaki gümüşçü dükkânlarına takıldı gözüm. Tabii ya! Sol kulağım delikti zaten. Birkaç yıldır küpe takmıyordum aslında. Delik tıkanmış olabilirdi. Dükkânlardan birine girip genişçe bir halka küpe beğendim. İçerdeki kadın biraz uğraşarak da olsa küpeyi kulağıma takmayı başardı. Hiç acımamıştı. O an gaza gelip aynı kulağa bir delik daha açtırmaya karar verdim. Halkanın yanına bir nokta iyi gidecekti. Kadın tabancayla çakıverecekti. Acımayacaktı. Kesinlikle acımayacaktı. Bir saniyede iş bitecekti. Çat. Bitti. Bitti mi? Bitti. Bu kadarcık mı? Tabii canım. İyi günler. Aaah! Kulağımı parçalamıştı. Kıkırdağa mıkırdağa bir yerlere çakmıştı küpeyi. Ulan bir küpe neyimize yetmiyordu be birader? Her şeyin cılkını çıkartmazsak olmaz zaten. Bu arada kadın sırtarıyordu: “O kadarcık olacak canım”. Olacak tabi. Bizim gibi aküzlere müstahak. Kesin kıkırdağa daldı ya. Kesin! Bütün gece fena sızlayacaktı. Asap bozacaktı. Herşeyin içine edecekti. Bira lazımdı bira!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7517730428931347891?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7517730428931347891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7517730428931347891' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7517730428931347891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7517730428931347891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/06/tamambocegi-5.html' title='Tamamböceği - 5'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7211953517638716600</id><published>2009-05-28T00:39:00.005+03:00</published><updated>2009-05-28T00:46:24.496+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Rüya işte, annem görmüş</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Önce bir odadayım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Dar, daracık.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir tek penceresi var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir türlü dışarı çıkmıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Annem, karım bağırıyor,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Ben duymuyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir şeyler arıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir boşluk var,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Odanın altından aşağılara uzanan.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Karanlık bir adam tırmanıyor bu boşluktan.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Annem bir bıçak görüyor,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Karanlığın elinde bir bıçak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Çığlıklar hıçkırıklara karışıyor,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Ben duymuyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir şeyler arıyor, bulamıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Adam yanıma kadar tırmanıyor,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Ölüm geliyor ve ben,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Aynı benden öncekiler gibi,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Ondan habersizim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;O an karım ve annem,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Pencerenin yanında bitiyorlar,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Büküyor, ısırıyor, çırpınıyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir bıçak düşüyor pencereden.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Paramparça oluyor katilin elleri,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Koruyucuların gözyaşları,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Kötülerin kanına karışıyor,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Bir yol bulup akıyor gecenin içine.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Ben ise ancak o an kaçmaya başlıyorum:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Ama neden pencereden dışarıya değil de,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Karanlık boşluğun içine?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;Rüya işte, annem görmüş.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Sabahtan beri arayıp duruyor,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;'Yavrum bir derdin, bir sıkıntın mı var?' diyor&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Susuyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7211953517638716600?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7211953517638716600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7211953517638716600' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7211953517638716600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7211953517638716600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/05/ruya-iste-annem-gormus.html' title='Rüya işte, annem görmüş'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-8939288790165335843</id><published>2009-05-27T10:20:00.003+03:00</published><updated>2009-05-27T16:46:18.125+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 4</title><content type='html'>Anında hareketlendim. Demirin arka tarafına atladım. Yolun ters tarafına doğru koşarak birkaç saniye içinde olay yerinden uzaklaştım. Üst geçidin karşı ayağındaki kalabalığın içine karıştım. Araba durmuştu. Üst gecidin üzerinde yürüyerek olayları izliyordum. Korna sesleri abarmıştı. Arabadan biri yaşlı biri genç iki adam indi. Yaşlı herif bağırıyordu. Şarapçılardan Türk olanı üst geçidin biraz önce geçtiğim merdivenlerini gösteriyordu. O herifi tanıyordum. Arada sırada birahanenin yanındaki açık alanda kuş yemi satarak, yoldan geçenlerin kafasına güvercinlerin pisleme olasılığını artırarak çıkarıyordu şarap parasını. Hemen hızlandım. Bu arada zenci herif adamlardan genç olanına diklenmeye başladı. Arabanın içinde bir de kadın vardı. Cama yapışmıştı. Olayları izlerken dizlerini dövüyor, arabanın içinde çırpınıyordu. Ne de olsa, “böyle durumlarda kadınlar arabadan çıkmaz!”, adlı kanuna uymak zorundaydı. Yumruklar birbirine karıştı. Baba oğul siyah adama vahşice saldırıyorlardı. Sonra polisin teki olay yerine doğru koşmaya başladı. Ortalık birbirine girmişti. Hızla üst geçitten indim.&lt;br /&gt;Tekrar bizim şirketin olduğu binanın kapısının önündeydim. Ihlamur’a doğru yürüdüm. Aslında neredeyse koşuyordum. Korkmuştum. Hızla, köftecilerin olduğu ara sokağa girdim. Bir an önce ortalıktan kaybolmakta yarar vardı. O anda ağzım sulanmaya başladı. Köfte kokularından değil. Bu sokağa ne şekilde girersem gireyim aynı şey olur. Turşucunun tabelasını görmem yeterli. Aslında birçok açıdan bir turşu suyu içmenin tam zamanıydı. Şöyle tam acılı ve pancar suyu ile hafif renklendirilmiş. Hem bu arada ortalık da biraz yatışmış olurdu. Herhalde, zenciye gitarını yediriyorlardı o an. Yazık, herifi sevmiştim. Helal olsun birader vurduğun her notaya.&lt;br /&gt;Nedense durmuştum. Turşu suyu içecek miydim, içmeyecek miydim? Tüm mesele buydu o an benim için. Birden sağlam bir küfür duydum. Ardından bir tane daha. Küfürlerin hedefi bariz bendim. Arkamı döndüğümde bu tatlı sözlerin sahibinin kim olduğunu gördüm. Yerde oturuyordu herif. Gece gündüz, hep orada otururdu zaten. Sabahtan akşama kadar kendi kendine konuşur, yoldan geçenlere küfürler savururdu. Sap gibi tam önüne dikilmiştim herifin. Muzaffer miydi, Erdoğan mıydı, öyle bir şeydi ismi. İlk kez görenler deli sanardı. Aslında acayip mantıklı konuşurdu herif. Adam kokmasa oturup saatlerce dinleyebilirsin anlattıklarını. Bu arada, alkolle arası da gayet iyiydi. Parayı nereden buluyorsa, yanından portakal likörü eksik olmazdı. Gündüz vakti daha fazla küfür yemeye dayanamayacaktım. Bir an önce bir yerlere girmemde yarar vardı zaten. Turşucuya baka baka, ağzım da iyice sulanmıştı. Salyalar içinde daldım turşucuya.&lt;br /&gt;Dükkânının içi kalabalıktı. Millet kilo kilo turşu alıyordu. Mayısın ortasında insanlar ne yapıyordu bu kadar turşuyu? Neyse, içerisinin kalabalık olması benim de işime geliyordu. Aralarına karıştım. Acelem yoktu. Durum değerlendirmesi yapabilmek için uygun bir fırsattı. Yanıtlanması gereken sorular vardı: Kimdim, ne yapıyordum, ne yapmalıydım ve bu durumda olduğumu bilen biri var mıydı? Hoş, şimdiden söylemiş olayım. Fazla heyecanlanmayın. Bu soruların bir kısmını hâlâ doğru düzgün yanıtlayabilmiş değilim. Ama o zaman daha ümitliydim. Olayları açıklığa kavuşturmak fazla zamanımı almayacak gibi geliyordu. “Hayır” dedim, “Turşu olmasın. Sadece suyundan”.&lt;br /&gt;Olayları düşünüyordum. Dalmışım. Turşucunun içinde öküz gibi dikildiğimi farkettiğimde temiz on dakika geçmişti. Tezgâhtarlar bana bakıyordu. Üzerimdeki dikkati dağıtabilmek için hemen bir bardak daha söyleyiverdim. İkinci bardağı bir dikişte içip, parayı ödedikten sonra dışarı çıktım. Yürürken, ilk bardakla ikinci bardağı içme sürelerim arasındaki farkı düşünüp gülümsedim. Moral bozmaya gerek yoktu. Bu işler eninde sonunda bir sonuca bağlanacaktı. En çok da şuna takılmıştım: Tam olarak ne zaman olmuştu? Yani bu gariplikler zincirini tetikleyen an hangisiydi? Masamdan kalktığım an mı, kızı sahildeki çay bahçesinde ilk gördüğüm saniye mi? Yoksa Chun Li’yi takibe başladığım an mı kopmuştu film? Belki de döngü şirkette tamamlanmıştı. Odadayken, herkesin garip bakışları arasında herşeyi kabullenip, ortadan kaybolma kararı aldığım anda olay bitmişti. Çok iyi ya. Bir anda, puff, yoksun. Halimize bak ya! Geçmişini süper bir hatuna kaptıran adam turşu suyu içerken…&lt;br /&gt;Saf gibi elim telefonuma gitti. O an için, neşemi kaybedecek kadar sağlıklı düşünemiyordum. Değişik bir şeyler oluyordu ve bu iyi gelmişti. Gerçekten birileri ile konuşmaya ihtiyacım vardı. Karımı arayacak ve ona başımdan geçen bu akla hayale sığmayacak olayları anlatacaktım. Her zaman olduğu gibi kafa kafaya verecek, pazar bulmacalarını çözer gibi bu bilmeceyi de çözecektik. Nedense olanlar, işyerim ve Beşiktaş’ın bir bölgesi ile sınırlı gibi gelmişti. Olayın boyutlarını kavrayamamıştım daha. Numara düştü ve Sema’nın sesini duydum. “Alo, buyrun” dedi, o ince ve güzel sesiyle. “Naber tatlım” diye sordum hevesle. Uzun bir sessizlik oldu. En sonunda “Kimi aramıştınız?” dedi Sema, her zamanki temkinli ciddiyetiyle. Sesimi alamadı herhalde diye düşündüm. Hınzırca, “sizi aramıştım Sema Hanım, ben kocanız Semih”, diye cevapladım. Uzun bir sessizlik daha oldu ve telefon kapandı. Tekrar tekrar aradım Sema’yı. O da tekrar tekrar suratıma kapattı. Daha o sabah ne kadar güzel saatler geçirmiştik. Sarılıp sabahın köründe aç karna sigara içmiştik. Olanlara inanamıyordum. İki yıllık karımla doğru düzgün iki kelime bile konuşamamıştım. Telefonu en fazla on saniye açık tutmayı başarabiliyordum. Terbiyesizliğe lüzum yoktu, Semih diye biriyle uzaktan yakından bir alakası olamazdı, uzatmamalıydım, rahatsız ediyordum, telefon sapığıydım, numaramı tespit etmişti, falan filan. Olayın rengi belirmeye başlamıştı. Karım bile hiçbir şekilde tanımıyordu beni. İyi de kardeşim, ben kimdim o zaman? İşimle, eşimle, İstemi amcamla, allah bilir babaannem, dedem, çocukluğum ve geçmişime dair hiçbir şeyle en ufak bir alakam kalmamıştı. Bu iş kabak tadı vermeye başlamıştı. Düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordum. Rüzgârın insanların arasına savurduğu bir sonbahar yaprağı gibi gökyüzünden yere düşüyordum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-8939288790165335843?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/8939288790165335843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=8939288790165335843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8939288790165335843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/8939288790165335843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/05/tamambocegi-4.html' title='Tamamböceği - 4'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2007291228268266490</id><published>2009-05-25T13:05:00.003+03:00</published><updated>2009-05-27T16:46:37.967+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 3</title><content type='html'>Ve yine dışarıdaydım. Güneş hâlâ tatlı tatlı gülümsüyordu. Üst geçidin altında, yolun ortasında zenci bir adam elinde eski bir gitarla şarkı söylüyordu. Herifin kafa dumandı ama şarkısı iyiydi. Yanında da Beşiktaş’ın şarapçılarından biri duruyordu. Son günlerde çok farklı insanlar ortaya çıkmaya başlamıştı bu semtte. Şarapçının keyfi yerindeydi. Sanki kırk yıllık arkadaşıymış gibi bir elini siyahi dostumuzun omzuna atmıştı. Öbür eliyle de köpek öldüreni kafasına dikiyordu. Kimdi ki bu adamlar? Nereden gelir, nereye giderlerdi? Gülümsemeye başlamıştım. Esas ben kimdim? Nereye gidecek, ne halt edecektim? Olanları düşünmeye fırsatım olmamıştı. Lale gibi kalmıştım ortalıkta. Ancak size şunu kesinlikle söyleyebilirim: Keyfim nedense yerindeydi.&lt;br /&gt;Bir kutu bira alıp heriflerle en azından yarım saatliğine takılmak gibi garip bir isteğe kapıldım. Arada sırada garip kararlar alabilen biri olduğumu söylemiştim. Tekel’e doğru yürümeye başladım. Akıntıya karşı. Neler oluyordu ya? Bu kadar insan işi gücü bırakıp benimle dalga mı geçiyordu? Gerçi suratlarındaki ifadeler durumun hiç de öyle olmadığına işaret ediyordu. Hele o Güner denen saf hiç de öyle rol yapabilecek bir adam değildi. Bir bit yeniği vardı canım bu işin içinde. Bir şeyler dönüyordu, orası öyleydi ama açıkcası o an hiç de iplediğim yoktu.&lt;br /&gt;Tekelciden yetmişlik ucuz biralardan bir tane istedim. Çok iyiydi. Yani bira buz gibiydi. O an acaba iki tane mi alsam diye düşündüm. Zencinin elinde bir şey yok gibiydi. Sonra vazgeçtim. İşgüzarlığa gerek yoktu. Zaten herif uçmuştu. Birayla işinin olup olmayacağı da tartışılırdı doğrusu. Birayı kaptığım gibi yürüdüm. Herifler hâlâ oradaydı. Hemen karşıya geçmeye çekindim. Beni farketmişlerdi ama kendi havalarındaydılar. Biraz zorlanarak da olsa birayı ağzımla açtım. Bir gün bu dişlerin içine edeceğiz ya, neyse. Siyah dostum yeni bir şarkıya başladı. Sesi çok derinlerden geliyor gibiydi. Yerin altından, öfkeli. Chun Li’nin gözleri gözlerimin önünden gitmiyordu. İçim cız etti. Arabalar, koşuşturan insanlar, mayıs güneşi, kanat sesleri, polisler, hafif bir rüzgâr, müzik ve işte o an: Lök löködö lök löködö lök lök lök. Tanrım harika. Buz gibi. An, dur geçme! Çok güzelsin. Beni şimdi terk edemezsin. Olay budur. Senegalcem o kadar da iyi durumda değil ama (heh he) herifin söylediği şarkının sözlerini yaklaşık olarak şöyle aktarabiliriz güzel Türkçemize:&lt;br /&gt;Sokaklar: / Taşmayı bekleyen, / Suskun nehir yatakları. / Ne dersiniz dostlar, / Kusalım mı bu gün hepsini? / Boşaltalım mı sokaklara, / İçimizdeki herşeyi? / Açlığı, ihaneti ve haksızlığı, / Aşka tapanların ezildiği, / Yalandan bile yalan dünyayı.&lt;br /&gt;Acelelemiz yok biliyorum, / Yine de, / Bir tarih belirlemekte, / Sakınca görmüyorum. / Çünkü bu günü, / Diğerlerinden ayırmakta, / Fazla güçlük çekmiyorum. / 1 Nisan iki bin on altı. / Hiçbir sebep yokken, / Ortalığı birbirine katan, / Kadın, erkek ve / Grinin tüm tonlarında, / Tam dört yüz kırk bin kişi. /&lt;br /&gt;Dün gibi hatırlarım küçük kız, / Sen daha doğmamıştın, / 1 Nisan iki bin on altıda, / İnsanlar kusmuk içinde yüzerken, / Kusmamakta ısrarlı olan, / Annenin karnına, / İki tekme bile vurmamıştın.&lt;br /&gt;Sıkı sözler ama değil mi? Artık bir şiiri çevirmek ne kadar mümkünse işte…&lt;br /&gt;En sonunda “tamam” dedim. Bu kadar zihinsel eğlence yeterliydi. Karşıya geçip yanlarına gitme zamanı gelmişti. Şarkı araları küçük düzenlemeler için her zaman uygun olmuştur. Vızır vızır ilerleyen arabaların arasından zorlukla karşıya geçtim. Az kalsın cipin biri eziyordu beni. Yanlarına gelip, selam verdim. Hiçbir şey söylemeden, demire tırmanıp oturdum. Biramdan bir yudum alacaktım ki zenci dostum bana kendi dilinde bir şeyler söylemeye başladı. Hiçbir şey anlamıyordum. Herif kopmuştu. Gözünü bana odaklayamıyordu bile. Sinirliydi. Gülümsedim ve biramı uzattım. Elimle “çek bir yudum” dercesine bir işaret yaptım. O an herif iyice dellendi ve elinin tersiyle biraya iyi bir tokat geçirdi. Şişe elimden kurtuldu ve havada iki metre uçtu. Geçen arabalardan birinin arka kapısında patladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-2007291228268266490?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/2007291228268266490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=2007291228268266490' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2007291228268266490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/2007291228268266490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/05/tamambocegi-3.html' title='Tamamböceği - 3'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-7603451832055253358</id><published>2009-05-22T14:01:00.005+03:00</published><updated>2009-05-22T14:17:14.016+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zardanadam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şarkı'/><title type='text'>Bu öykü neyi anlatıyor?</title><content type='html'>&lt;p&gt;Zardanadam - Tadım Yok&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-695f40a82b62550c" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v5.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3D695f40a82b62550c%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331571584%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D51ED853E7AE746F3A4E36DFC3E129E65FDCF4AB2.7FC3E76BE8459B23B9B2A97B1622E140B806C871%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D695f40a82b62550c%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DRBrrAse8qDwUUGOF3Fur_TxyrTc&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v5.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3D695f40a82b62550c%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331571584%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D51ED853E7AE746F3A4E36DFC3E129E65FDCF4AB2.7FC3E76BE8459B23B9B2A97B1622E140B806C871%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D695f40a82b62550c%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DRBrrAse8qDwUUGOF3Fur_TxyrTc&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/838438801398051521-7603451832055253358?l=tolgakaya.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=695f40a82b62550c&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tolgakaya.blogspot.com/feeds/7603451832055253358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=838438801398051521&amp;postID=7603451832055253358' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7603451832055253358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/838438801398051521/posts/default/7603451832055253358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tolgakaya.blogspot.com/2009/05/bu-oyku-neyi-anlatyor.html' title='Bu öykü neyi anlatıyor?'/><author><name>Tolga Kaya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15188727057239568165</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_Iufs1k_T2c4/SiowTAEM-5I/AAAAAAAAAKY/I5-OwfaoRr0/S220/normal_pul_tolga.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-838438801398051521.post-2735167753275193755</id><published>2009-05-21T13:00:00.003+03:00</published><updated>2009-05-21T13:04:00.273+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Roman'/><title type='text'>Tamamböceği - 2</title><content type='html'>Hayatımda kimseyi takip etmemiştim. Acaba benim onu izleyeceğimi biliyor muydu? Kimbilir, belki de bir tuzağın içine doğru çekiliyordum. Böyle bir kadınla benim ne gibi bir işim olabilirdi ki? Aslına bakarsanız o an kendimi bir oyunun içinde gibi hissediyordum. Nasıl olsa bu eğlence de bitecek, ben de bir tezek yığınından farkı olmayan hayatıma geri dönecektim. En azından, başımdan Kazan birahanesinde biralarımızı yudumlarken arkadaşlara anlatacak ilginç bir şeyler geçiyordu.&lt;br /&gt;Aslında böyle şeyler herkesin başına gelebilirdi. Yine de böylesine etkileyici ve insan hafızasını tırmalayacak güzellikte birini bu kadar kısa süre içinde iki kez bile görmek tuhaftı. Bırakın farklı giysileri, sanki farklı hayatlar giymişlerdi üstlerine. Sahildeki kız, rengarenk, neşeli, yüzünde geleceğe ilişkin bir kaygı yakalamakta insanın zorlanacağı tipte bir üniversite öğrencisine benziyordu. Kitapçıdaki kadın ise, topuz yapılmış saçları, mini eteği, topuklu ayakkabıları ve dört dörtlük bir kendine güvenin izlerini hissedebileceğiniz adımları ile gerçek bir iş kadınıydı. Birçok kişiyi yönetiyor olmalıydı. Biraz önümde sakin sakin ilerleyen Chun Li ise, yeni açmış bir çiçeği, cumartesi yürüyüşüne çıkmış, üniversiteyi yeni bitirmiş mutlu bir kadını andırıyordu.&lt;br /&gt;Kızcağız vitrinlere bakmaya başlamıştı. Elindeki yemeklerin soğuması gibi bir kaygısı yok gibi görünüyordu. Çok fazla yaklaştığımı farkettim ve biraz yavaşladım. O an yaptığım iş çok salakça geldi. Ne yapıyordum ki orada? Kendimi dedektif falan mı zannediyordum? Yürüyüp gitmeye karar verdim. İş yerine geç kalıyordum zaten. Başımıza iş almanın alemi yoktu. Kısa bir süre içinde adımlarım normal hızlarını kazanmışlardı.&lt;br /&gt;Tam yanından geçmek üzereyken, ayakkabıcı vitrinine takılmış olan Chun Li’nin telefonu çaldı. Haliyle kulak kabarttım. Tam yanımdaydı ve net bir şekilde ne dediğini duymuştum: “Merhaba İstemi Amca. Ben de şimdi seni…”.&lt;br /&gt;Şimdi:&lt;br /&gt;1- Benim amcamın adı da İstemi ve bu ismin o kadar da sık rastlanan bir isim olduğunu düşünmüyorum.&lt;br /&gt;2- O gün İstemi amcamı aramam gerekiyordu. Daha o sabah beni aramıştı ve benden telefon bekliyordu. “Ben de şimdi seni” diye başlayıp, benim devamını duyamadığım cümle eğer “arayacaktım” diye devam ettiyse -ki bu büyük bir olasılık-, bu durum benim durumumla ciddi bir paralellik gösteriyordu.&lt;br /&gt;3- Kızın sesinin tonu inanılmaz derecede güzeldi. Burnu tıkalı bir melek gibiydi. Sadece bu sesi düşünerek olmayacak hayallere dalabilirdi insan.&lt;br /&gt;Yukarıda saydığım üç nedenden ötürü yürüyüp işe gitme kararımı anında değiştirdim. Hemen yolun karşısına geçip gözümün ucuyla kızı izlemeyi sürdürdüm. Heyecanım iyice artıyordu. Sonra, kız pasaj çıkışlarının kesiştiği ara yola doğru döndü. İlginç bir şekilde benim dönerciye giderken kullandığım yolu takip ediyordu. Adımlarının yavaşlığı, izlemeyi oldukça güçleştiriyordu. En alt katında oradaki pasajlardan birinin girişi bulunan binanın köşesini döndü. On saniye gibi bir süre için onu gözden kaybettim. Binanın köşesini döndüğümde bir an için onu göremedim. Pasajlardan birine girdi sanmıştım. Ama yanılmışım. Oradaydı. Şehir şerçelerinin gizli karargâhının önünde durmuş, duvarı kaplayan sarmaşığa bakıyordu. Ve evet, kuşları dinlemekten başka hiçbir şey yapmıyordu. Kimdi bu kadın?&lt;br /&gt;Tekrar yola koyulduk. Aslında kendi ayak izlerimin üzerinde ilerliyor gibiydim. Tek yaptığı benim zaten atacağım adımları atmaktı. Köşeyi döndü, kitapçı vitrinine şöyle bir baktı, karşıya geçti, gazete bayiinden bir kısa Camel aldı ve üst geçide doğru ilerlemeye başladı. Artık bizim şirketin olduğu binanın önüne gelmiştik. Bir paket kısa Camel da ben aldım. Paramın üzerini sayarken göz ucuyla Chun Li’yi izliyordum. Tahminime göre karşıya geçecekti ve kesinlikle üst geçidi kullanmayacaktı. Neden mi? Çünkü ben de asla kullanmam o üst geçidi. Ama öyle olmadı. Karşıya marşıya geçmedi. Burnu tıkalı melek, adımlarımın hırsızı, Chun Li, o güzel adımlarıyla yavaş yavaş ilerledi ve bizim şirketin binasının kapısından içeri giriverdi.&lt;br /&gt;Birkaç saniye içinde ben de binanın içindeydim. İki metre önümdeydi. Heyecandan yere yığılacaktım. Asansörün önüne geldik. Dönüp bana baktı. Hafifçe gülümsedi. O kadar güzeldi ki. Kafamı önüme eğdim. Yedi yaşında bir çocuk gibiydim. Dizlerimin bağı çözülecekti neredeyse. Asansör geldi ve beraber içeri girdik. Sadece “iki” diyebildim. Tavuk sesi gibi bir ses çıkmıştı ağzımdan. İkiye bastı. Hayatımı çalan kadının nefesini duyuyordum. Ben asansör boşluğuna bakarken o aynada topuzlarını kontrol ediyordu. İkinci kata geldiğimizde ileri doğru küçük bir adım attım. Ama bana yol vermedi. Şirketin içine açılan asansör kapısını itti ve içeri giriverdi. Birkaç saniye asansörde öylece kaldım. Aynada yüzüme baktım. Şaşkına çevirmişti beni. Sonra asansörün ışığı sönüverdi. Hemen kendimi toparladım ve ben de şirketin içine girdim.&lt;br /&gt;Artık yapabileceğim fazla bir şey kalmamıştı. Tıpış tıpış yerime geçecek ve olanları izleyecektim. Sekreterin önünden geçtim ve yavaş yavaş masamın olduğu odaya doğru yürüdüm. Dört kişi çalışırdık o odada. Ben, Güner, Sina ve öküz ölüsü gibi bir printer. İnanılmaz gürültülü bir aletti ve sabahtan akşama kadar kafa beyin bırakmazdı. Ha, bu arada ismim Semih. İşyerindeki arkadaşlarımın artık duruma göre, Simeh, Simülatif, Sinek, Snake gibi isimlerle de çağırdığı olurdu beni.&lt;br /&gt;Neyse, odaya doğru yürüdüm. Hafif aralık olan kapıyı ittim ve içeri girdim. O an dibim düştü. Artık karşımdaki manzaranın nasıl bir şey olduğunu siz de tahmin etmekte zorlanmıyorsunuzdur herhalde. Chun Li masamda oturuyordu. Her şey öylesine normal görünüyordu ki o an sap gibi hissettim kendimi. Hanımefendi masamda oturmuş, pişkin pişkin sigara içiyor, bir yandan da telefonla konuşuyordu: “Tabii, Sabahattin Bey, Kayıp Kazanç analizinin kapsamına iki dönemde de olmayan aileler katılmıyor.” Burnu tıkalı melek! Ulan, daha o sabah ben göndermiştim o analizi. Tamamdı artık. Düşülsün yataktan, çıkılsın bataktan: Rüya bitti! Yürüdüm ve tam masamın önünde durdum. Hafifçe eğilip i
