
Mesela bugün, hiç bilmediğim, daha önce hiç inmediğim bir istasyonda insem. Hapishanenin yanı başındaki istasyonda... Herkesin gözleri üzerimde olsa. Daha gördükleri anda âşık olsalar bana. Makasçı, biletçi, su satan çocuk, simitçi genç, ayakkabı boyacısı... Hastaneye sevk edilen mahkûmların gözleri üzerimde gezinirken öylesine dolaşsam istasyonda. Fonda piyano; hafif, insana umut aşılayan, sakin bir ezgi... Bir şubat öğleden sonrası olsa, tatlı bir kış güneşi vursa yüzüme. İstasyon müdürü odasından çıkıp yanıma gelse. “Nasıl yardımcı olabilirim?” dese. Ben ilgilenmesem onunla, tüm sevgimi simitçi gence, ya da ne bileyim, daha az ilgi çekecek birine, örnekse ayakkabı boyacısına yöneltsem. Âdetimmişçesine çizmelerimi boyatmaya kalksam. Adam heyecandan ne yapacağını şaşırsa, eli ayağı birbirine dolansa.
Ya da, tersine, ilgilenmese benimle. Evet, böylesi daha çok hoşuma giderdi, trende içime düşen sırnaşık tiplerin tersine, beni terslese. Ayakkabılarımı boyamayı reddetse. Beni üzmekten çekinmese. Takımlarını alıp, kendince bir sebeple (beni ölen karısına, terk eden nişanlısına, ya da kavgalı olduğu kız kardeşine benzetmiş olsa...) çekip gitse. Mesaisini gün ortasında tatil etse. Ben de arkasından bakakalsam... Müzikte bir hareketlenme, karamsar bir akor belki...
Hiç çekilmemiş bir filmde yaşıyorum ben. Bana Sızy diyorlar. Ama ismim Sızy değil. Vaktimin dörtte üçünü pusetli vagonlarda geçirdiğime bakmayın, trenle yolculuk etmeyi sevmem aslında. Yolculuklardan sonra yorgun olurum. Sekiz kişi bir kompartımana doluşmak, hiç tanımadığınız, muhtemelen hayatınız boyunca bir daha hiç görmeyeceğiniz beyefendilerle sohbet etmek, nezaket sınırları dışına taşmadan bir mesafeyi korumak, kırıcı olmadan ikramları, teklifleri geri çevirmek zorunda olmak kolay değildir, yorar insanı.
Aynı anda birden fazla insanın ilgisini çekmek hoşuma gidiyor. İki, üç ya da beş erkeğin birden bana âşık olması beni rahatsız etmiyor. Çoğu zaman kendimi erkeklerin kalbini kazanmak için küçük numaralar yaparken yakalıyorum. Onlara yıllardır hayal ettikleri, ama hiçbir zaman gerçekleşmeyeceklerinden korktukları büyülü dakikaları hediye ediyor, onları yepyeni hayallere sürüklüyorum. Yanlış anlamayın sakın, utangaç bir bakış ya da dilimin dolaştığı bir çift sözle sadece. Onlara bir gün bir kadının onlardan hoşlanabileceğini, böyle bir ihtimalin hâlâ var olduğunu hatırlatıyorum. Onlar da bu ihtimale delicesine sarılıyorlar. Adeta kör oluyorlar. İnanmak, ne olursa olsun inanmak istiyorlar.
Sevilmeyi seviyorum.
Kim sevmez ki? Yemek, içmek, gezmek, yeni yerler, yeni insanlar görmek, kabul ediyorum, güzel şeyler. Para, güç, itibar, makam, şöhret... Burada piyanoya orkestra eşlik ediyor, gergin bir hava var. İnsanlar, hayatlarının nihai amaçlarını genelde bu kavramlarla tanımlamaya çalışıyorlar. Bana saçma geliyor. Bence insan eninde sonunda sevilmek ister. Diğer her şey, ancak bu amaca ulaşmak için faydalanılabilecek araçlar olabilir.
İnsanlar bana âşık olsunlar, onların rüyalarını süsleyeyim, geceleri yataklarında bana sarıldıklarını hayal ederek yastıklarına sarılsınlar istiyorum. Belki de kimsenin kalbini kırmak istememem bu yüzden. Bire bir kaldığımda, hele hele başka kimsenin göremeyeceğinden emin olduğumda, öyle tatlılıklar, öyle şirinlikler yapıyorum ki bir şekilde, önünde sonunda, gönüllerine düşüyorum. Beni akıllarından çıkaramıyorlar.
Sonradan (ne kadar mümkünse artık) çok iyi arkadaş olduğum bir âşığım bana, benim hayatında gördüğü en acımasız insan olduğumu söylemişti. Ancak başkalarına acı vermekten zevk alan biri insanlara benim gibi davranabilirmiş. Davullar ön planda artık, bir fırtına kopmak üzere... Beni anlamıyorlar. Sanki, aynı güç ellerinde olsa, kendilerini durdurabilirler, karşı cinsten birinin onlara âşık olmasına bilerek, isteyerek engel olabilirlermiş gibi, bana kızıyorlar. Madem öyle; neden yeni elbiseler, ayakkabılar alıyorlar, ayna karşısında saatlerini harcıyorlar, saçlarını tarıyorlar, makyaj ya da pedikür yapıyorlar? İnsanlar modayı niçin takip ederler, gündelik yaşamlarının neredeyse üçte birini neden başkalarına temiz, güzel, çekici görünmek uğruna harcarlar? Hem de, yaptıkları onca şeyin cazibelerine pek bir şey katmadığını aslında çok iyi bilmelerine rağmen. Bir ojenin rengi ya da bir pantolonun modeli ne kadar önemli olabilir ki? Neden evli kadınlar güzelliklerine, yaşlı beyefendiler pantolonlarının ütüsüne, gençler ayakkabılarının markasına bu kadar önem verirler? Hoşa gitmek, beğenilmek, sevilmek uğruna değilse neden? Evli, çocuklu bir adam, neden her gün duş alır; dökülen saçlarına, aslında çok da değiştiremeyeceği son şeklini verebilmek uğruna neden her sabah berbere gider? Tabii ki de beğenilmek, hoşa gitmek uğruna! Aşk nedir peki? Hoşa gitme duygusunun ulaşabileceği son mertebe değil mi? Bir çeşit onsuz yapamama, imkânsızı isteme, daha elde edemeden kaybetmekten korkma duygusu değil mi? Ben de âşık oldum, halden anlarım. Ne ki, siz de beni anlayın, bu insanın durdurabileceği bir şey değil. Zalim deyin, sadist deyin, ne derseniz deyin! Erkekler bana âşık olsun istiyorum.
Bir fikir, bir koku, bir şarkı, bir fısıltıyım ben. İlk baştaki hafif, umut aşılayan melodi, ancak biraz daha tempolu şimdi, kıpır kıpır. Kadın bile değilim belki de. Aşkım ben! Saf aşkım damarlarınızda akan. Bir şiirim, sevgilinin dudaklarından dökülen, bir sabahım, kuşların türküsüne uyanan. (Küçükken aynanın karşısına geçer, gözlerimi gözlerime diker, “aşkım ben, ben aşkım!” diye kendi kendime saatlerce konuşurdum. Bir keresinde annem beni bu halde yakalamış. On beş dakika, “bu kız ne yapıyor” diye, gizlice beni izlemiş. Sonra temiz bir sopa çekip, odunluğa kilitlemişti. “Aşkmış han’fendi! Saf aşkmış! Gösteririm ben sana saf aşkı!” diye söylene söylene gitmiş, akşama kadar gelmemişti.) Evet, aşkım ben, tatlı bir rüzgârım yüzünüze esen.
Ne kadar tanıyorsunuz ki bizi? İlgilendirmiyoruz sizi. Ağaçsınız siz! Bizler geçiciyiz, sizler kalıcı. İnsanlar evler, sokaklar, köprüler yaparlar. Sonunda hepsi yıkılır, siz ağaçlar dimdik ayakta kalırsınız. Yeter ki, unutturun kendinizi. Bir çınar bin yıl yaşar. İnsanlar beylikler, devletler, imparatorluklar kurarlar. Hepsi yıkılır, siz ayakta kalırsınız. Şiirler, şarkılar, destanlar yazarlar. Çoğu unutulur, çok azı sizin kadar yaşar. Bir sedire ilişmezseniz iki bin yıl devrilmezmiş. Delinin biri dibinize işemiş, benim gibi bir kuş konmuş üzerinize, bir böcek yuva yapmış kovuğunuza, kime ne? Şefkatle güler geçersiniz! Tabii kesmezlerse sizi; kereste, yakacak odun yapmazlarsa sizden. Kâğıt yapıp, üzerinize böyle ipe sapa gelmez şeyler yazmazlarsa...
Yeni görevim belli oldu: O ayakkabı boyacısını pişman edeceğim. Çok kızdım şimdi. Karşısında kim olduğunu bilmiyor o! Ne demek yahu? O kadar kolay mı seninle aşık atmak be Sızy? Topla kendini hadi. Önce o yüzbaşıyı bul. Gerekirse tüm koğuşları gezsin, bulsun o herifi. Bilgi getirsin sana. Kimin nesiymiş, ne yer, ne içermiş öğrensin. Benim bildiğim Sızy, bittiği yerde başlar! Süründüreceksin onu. İnim inim inleteceksin. Kalk haydi, toparlan, bu istasyonda iniyorsun!



