Otobüsler gelip geçiyor. Açık mavi, kirli yeşil, yorgun kırmızı otobüsler. Sadece ilk gördüğünde güzel, plastik, sıkıcı, tıklım tıklım; paltolar, etekler, fileler dolusu dert taşıyan otobüsler. Neden buraya oturdun, başka yer yokmuş gibi bu durağın yanına çakıldın kaldın? Bayat çay, soğuk tost, ilk sigara, karın ağrısı. Geçer birazdan bu bulantı. Geçer mi? Hiç geçti mi? Bir sürü insan; üzgün, kızgın, kararlı, hasta ya da yaralı; birbirlerinden farklı ama sanki bir yönleriyle hep aynı. Sayısız hayatlar arasında, kendi kendini çiğneyen, tozlanmış bir sakız. Büyüdükçe büyüyor, unutmuş gibi kendini…
Dur bakalım, o kadar da kızma kendine. Nereden bilebilirdin böyle olacağını? Zaman her şeyin ilacı. Çay soğudu. İstanbul’un eylül sıcağı, öğle vakti, yağmur öncesi, biriktirmiş o da, dokunsalar yağacak. Dört yüz kırk birdi değil mi? Çok sıra var hâlâ, en az kırk kişi. Nereden baksan bir saat daha buradasın. Bundan sonra bu bileti alsam ne, almasam ne? Ne ev kaldı, ne eş, ne dost. İnsanlar tokat atıyor yüzüne, özür bile dilemiyor. Yeni yollar açmalı, üzerinde yürüyecek, beni buradan çıkaracak, aydınlık bir yerlere götürecek yeni yollar… Bu bilet değil senin ihtiyacın. Binlerce kilometre uzakta, başka bir ülkede, başka bir karanlığın göbeğine uçmak değil ki çare. Çıkmalı bu şeffaf tabutun içinden.
Tost kuru. Damak parçalıyor. Boğazım ağrıyor. Geçmez şimdi bu yaralar birkaç gün. Ağzımın tadı iyice kaçacak. Kalk, yürü bari biraz.
—Beyefendi, iki çay bir tosttu sizin, değil mi?
— Ah, doğru ya.
Bir şey dese, şundan dese, ne bileyim, başkası var dese, içkiyi bırak dese, soğudum dese, seks dese, beni doyuramıyorsun, ne biçim erkeksin, müziği bırak, başka bir iş bul, evinle daha fazla ilgilen dese. Sevgi, saygı bitmişmiş! ‘Boşanalım,’ diyor da başka bir şey demiyor. Tarih de aldık. Geriye dönüş kalmadı gibi. On üç gün kaldı. Yarın on iki. Benim sevgim, saygım bitmedi ki; ne Sevda’ya, ne Eren’e.
Eren’e sevgim nasıl bitebilir?
Mutluydum ben aslında; o evde, üç kişi, Eren koşturuyor ortalıkta, televizyonda bir şeyler dönüp duruyor, yemek yemişiz az önce, hep beraber. Bu kadarı bile fazla mı bir insana? Ben razıydım… Sevgi, saygı bitti ne demek? Ayaklarım mı kokuyordu mesela? Tamam, bitsin biterse. Eren babasız mı büyüsün? Her şeyi bu kadar çabuk nasıl kabullenebiliyorum?
Kalbimi çelen oydu, evlenmek isteyen de. Çocuk, dedi bir gün, çocuğumuz oldu. Şimdi boşanmak istiyor. Çocuğunu da alacak, evimiz de onda kalacak, istese nafaka da veririm, biliyorum kendimi, hemen kabul ederim. Ama haksızlık değil mi bu? Dur, düşün bakalım bir! Bu adam boşanmak istiyor mu, tek bir söz bile söylemeden evinden gidip, çocuğuna hasret, yalnız başına yaşamak istiyor mu?
Yürümek çare değil. Almasam mı hiç şu bileti? Almayacağım tabii, uçmuyorum oraya, duruşmaya da gitmeyeceğim, ayıklasın bakalım pirincin taşını, ben boşanmak istemiyorum ki. Kalıyorum burada. Gelsin önce beni ikna etsin. Neden kabul ediyorum ki her şeyi? Olduğu gibi kabul etmelisin her şeyi. Hadi oradan! Ben çocuğuma sarılmak istiyorum şimdi. Suç sende, bu iş buraya gelmeden görmeliydin gerçekleri, kendine çeki düzen vermeliydin, hem artık bana arada başka biri var gibi geliyor! Sus, yalvarırım sus, zaten zor duruyorum ayakta, ruhuma bir de ihanet korkusu üfleme...
Olabilir mi gerçekten? Bir insan bu kadar acımasız olabilir mi? Benden mutluluğumu, evimi, çocuğumu, her şeyimi almak üzere olan bu insan; sevdiğim, hayatım boyunca hiçbir kadını sevmediğim kadar sevdiğim bu kadın, tüm bunları başka biriyle birlikte olabilmek için yapıyor olabilir mi? Bir insan tüm istediklerini hiç ödün vermeden alabilir mi?
Kim acaba? Arkadaşlarımdan biri mi mesela? Uff… Uf ki ne uf, insanın içi cız ediyor, düşüvereceğim şimdi. Çocukluk aşkıydı belki, seneler sonra birbirlerini gördüler, buluşup bir şeyler içtiler, konuştular, dertleştiler… Tiyatrocu tayfasına ne demeli? Hepsi geniş insanlar, bizler gibi değiller ki. Böyle bakmamalısın meseleye. Olduktan sonra kimle ya da nasıl olduğunun ne önemi var ki?
Uyuz oluyorum Fahri’ye. Aklınca moral verecek bana. Bekârlık sultanlıkmış, özgürlük yakınmış, Beşiktaş’ta bir ev tutarmışım, müziğe yoğunlaşırmışım, akşamları krallar gibi soframı kurarmışım, bol bol okurmuşum, yazarmışım, mişim de mişim, muşum da muşum. Bilmiyor ki her sözü bıçak gibi çiziyor yüreğimi. Bilmiyor ki, Eren’in yüzü gözümün önünden gitmiyor. Can da aynı, Nuri bile öyle oldu bugünlerde. Hepsi bir kutlama havası içinde. Allahım, benim ne diye normal bir arkadaşım yok ki? Niye bir Allahın kulu da çıkıp, olur mu öyle şey, insan karısını çocuğunu bırakıp gider mi, bir yuvayı bozmak o kadar kolay mı diye çıkışmaz ki? Eşlerimizi çocuklarımızı alalım, Ada’ya, Sarıyer’e gidelim, hep beraber eğlenelim demez ki? Bana biraz güç, ne bileyim, biraz cesaret vermez ki?
Nasıl dayanırım? Bir yabancı gibi kendi evime gitmeye, bir dilenci gibi haftada iki saatliğine Sevda’dan oğlumu görmek için izin istemeye. Ya Sevda? Ah Sevda, ben böyle biriyim, neden anlamak istemiyorsun? Duygularını kolay kolay insanlara söyleyebilen biri değilim ben. Anlamadın hiçbir zaman seni ne kadar sevdiğimi. Ben seni hep senin beni sevdiğin kadar sevdim.
Dolaşıp durduğun yetmedi mi bir haftadır? Git, gir bakalım kuyruğa, yok artık sana bu şehirde rahat! Bu şehirden değil de, bu dünyadan gitmek vardı şimdi. Sessizce… Zaten görünüşe göre kimsenin ihtiyacı yok bana. Bir yerleri doldurduğum, birkaç işe yaradığım kesin. Ne var ki, yerimin rahatlıkla doldurulabileceği de aşikâr. Hiç kimse için vazgeçilmez değilim, hiç olmadım da. Belki Eren… İki gündür aynı rüyayı görüyorum. Gözümün önünden gitmiyor bakışları:
yanıma koşuyor sevgiyle konuşamıyor daha bir şeyler anlatmak istiyor bana yerimden kalkıp suratının ortasına okkalı bir tokat atıyorum kim bilir neden o da anlayamıyor nedenini ağlayacak ağlayamıyor bir daha vuruyorum çocuğa tutmaya çalışıyor göz yaşlarını en sonunda sol yanağından aşağıya bir damla süzülüyor yapma der gibi vurma der gibi küçüklüğümde mutfağımızda duran resimdeki çocuk gibi lütfen gitme baba der gibi elimi tutmak beni bırakma babacığım demek ister gibi
Durdukça, bana dayatılan her şeyi kabullendikçe daha çok suçlu hissediyorum kendimi. Sanki ayrılmak, şu çocuğu babasız bırakmak isteyen benmişim gibi. Anlayamıyorum kendimi, neden böyleyim ben? Gurur mu? Kesinlikle değil. İstesin, bunu yaparsan senden ayrılmayacağım desin, yüzlerce kişinin önünde ayaklarına bile kapanırım. Uyuşukluk mu? O da değil. Her şeyi yaparım bu işin önüne geçebilmek için. Beni tutan ne madem? Utangaçlık olabilir mi? Olmamalı, insan kaç yıllık karısından utanır mı? Gidip neden konuşamıyorum o zaman Sevda’yla? Kaç kere denedim, karar aldım, söyleyeceklerimi ezberledim; olmuyor. Yüzündeki ifadeyi gördüğüm anda donup kalıyorum. Değersizliğimin gözlerinin içine bakmaya dayanamıyorum.
Neden beni istemiyor, ah bir öğrenebilsem! İyi bir mesleğim var. Elim yüzüm düzgün sayılır. Gelirim de yerinde. Havaya girme, kendinle övünecek durumda değilsin. Biliyorum, biliyorum. Belki de tek ihtiyacım biraz özgüven. Sadece anlamaya çalışıyorum. Eksik bir şey var ki bende, bir türlü olmuyor, sevemiyor beni. Böyle olunca da hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Sanki varlığımı, kıymetimi, bir sonraki nefesin gerekliliğini meşrulaştıran tek şey Sevda’nın bana duyduğu sevgi. O olmayınca her şey anlamsız. İçi boş bir konserve kutusu gibi sürükleniyorum, baharın ortasına asılmış ıslak bir çamaşır gibi sallanıp duruyorum.
Otobüsler gelip geçiyor. Hüzünlü mavi, bıkkın yeşil, yorgun kırmızı otobüsler. Sadece ilk gördüğünde güzel, sanki oyuncak; ceketler, pantolonlar, çantalar dolusu keder taşıyan otobüsler. Şu otobüsün altına atmak var şimdi kendini. Nasıl da hızlı geliyor. Hepsinden kurtuluvermek. Seni bekleyen huzurlu bir sessizlik nasıl olsa. Kim üzülür ki gerçekten? Belki Eren… Kusura bakma şoför kardeş, senin de bir suçun yok ama.
Hızlan hızlan saçmalama, beynin sulanmış senin.
Adama bak! Azıcık olsun frene basmaya bile tenezzül etmiyor. Herkes aynı; işine gelirse!
Geç otur şu banka, bırak şimdi bileti mileti, yak madem bir sigara. Gerçekten, kendini o otobüsün altına atıverenler var. Ne diyebilirsin ki bu adamlara? Nerede yahu bu çakmak? Akşama memleketten annemler geliyor. Yandık! İşin yoksa laf anlat şimdi kaç yaşında insanlara. Yanlış mı yaptım acaba?
Kim bilir, ne tantana çıkardı şimdi otobüste…